10 Aralık 2015 Perşembe

Behçet Necatigil aziz dostu Kamuran Şipal'a yazdığı bir mektupta: "Yazılmadan kaldı bazı şeyler, gene de yazılmış kadar oldu" der. Benim de yazmak, anlatmak istediğim sürü sepet şey var.
Fakat mecalim yok. Yine de yazılmış kadar olur mu?
-Elbette olmaz.

Lakin artık yıllarca hapis yatma ihtimalimle -ki hiç de yabana atılmayacak denli kuvvetli bi' ihtimal bu- yüzleşmem gerek. Şu anda zerre vaktim ve takatim yok yüzleşmeye oysa.
O zaman, haftaya, bu sütunlarda, otuz iki kısım tekmili birden 13 yıl hapisle yargılanmam mevzuunu uzun uzadıya yazacağımı ve de acımasızca deşeceğimi bildireyim. Zira yapmazsam, fellik fellik kaçmaya, "Şöyle baya kallavi bi' bıyık bırakıp koğuş ağalığına oynamak niyetindeyim. Hedefler büyük(:" tadında ahmakça esprilerle geçiştirmeye devam edersem, ehemmiyetsiz mavra konusu etmekte ısrarcı olursam, sonuç felaket olacak.

25 Kasım 2014 Salı

Bu kelek bloğu açalı 5 yıl olmuş yahu!

Senelerden 2009, aylardan Kasım'dır. Küresel ısınma denen meret yeryüzünün ağzına sıçtığından mütevellit, hava ansızın ısınmakla pattadanak soğumak dengesizliğinde yuvarlanıp gitmekte. Bendeniz de o sıralar -ayıptır söylemesi- roman moman yazmakla meşgulüm. Hani büyük yazar olmaya handiyse ant içmişim ya, hani Kurt Vonnegut babanın "bu aptal planet kalıcı bir eser bırakmaya değmez" lafını kulak arkası edip illa kalıcı bir eser bırakacağım ya. Habire çiziktirip duruyorum işte. Bir yandan İzmir yangınını kendine eksen edinmiş aile tarihi romanım bitmek üzere. Son rötuşları, son düzeltmeleri, son dokunuşları yapıyorum. Müthiş(!) yapıtıma muazzam bir son için kafa patlatıyorum. Bir yandan da yeni yeni yazmaya başladığım İzmir üçlemesiyle alakalı ders çalışır gibi birtakım kitaplar okuyup birtakım notlar tutuyorum. Tamam, yazacağım enikonu kıytırık bir serüven romanı üçlemesi olacak ama, gene de titiz davranmak elzem. Hem serüven romanı kisvesi altında çok daha derinlikli ve incelikli bi' şeyler üretebilirim. Neden olmasın, niçin olmasın. Lakin bunu nasıl yapacağım, nasıl becereceğim mevzuu ziyadesiyle muğlak/fevkalade müphem. Düşün, düşün, düşün. Yaz, yaz, yaz. Hal böyleyken bir müddet sonra yazmaktan sıkıldım, bunaldım açıkçası. Bitap düştüm, yorgun düştüm. Ulan n'apsam da rahatlasam, ne etsem de ferahlasam derken. Aklıma türkçe'nin en tatlı ve de fiyakalı yazarı Refik Halid geldi. Refik Halid ne vakit okumaktan bunalsa, zihnini dinlendirmek için küçük oğlunun masal kitaplarından birini eline alıp onu okurmuş. Zira Refik Halid'e göre okumaktan bunalmış bir zihni dinlendirecek yegane şey okumayı bırakmak değil, bilakis okumayı sürdürmek, fakat konu ve mümkünse tür değiştirmekmiş. Ben de aynı formülü yazmak uğraşına uygulayacaktım. Sade suya tirit eften püften metinler döşenip beynimi ve kalemimi dinlendirecektim.
Tam da bu esnada internette sersem sepelek dolanırken pıtırak gibi çoğalan bazı bloglara denk geldim. Ossaat de kararımı verdim. Bir tane de ben açayım dedim. Az buçuk mizah filan yazarım, ara sıra aşk meşk ilişkileriyle alakalı ahkam mahkam keserim, üç beş de güncele dair fikirlerimi/görüşlerimi dillendiririm, gül gibi mis gibi geçinip giderim. Bir de o günlerde çok yalnızdım, aşırı yalnızdım, boyuna yalnızdım. Yavuz Abi vefat edeli bir seneyi geçmişti ama halen ölümünü atlatamamıştım. Dönüp dönüp üzülüyordum. Sevgilim beni terk edeli bir buçuk seneye yakın bir süre olmuştu ama halen aşıktım. Dönüp dönüp özlüyordum. Entel zibidiler çetesinden de kaydımı sildirmiştim. O denli içten pazarlıklı, o denli ikiyüzlü, o denli kötücül şahıslardı ki, durduğum kabahatti. Hepsiyle bile isteye papaz olup epey de gürültü kopararak yollarımı ayırmıştım. En temizini yapmıştım.
Lakin yalnızlık da bir yere kadar. Birilerine değmeye, temas etmeye, birileriyle diyaloğa girmeye ihtiyaç duyuyordum. Blog açma fikri bu açıdan da biçilmiş kaftandı benim için.

Velhasıl, gel zaman git zaman, 5 seneyi devirmişiz yahu.
Bu 5 senenin ardından geriye dönüp baktığımda karşılaştığım manzara pek iç açıcı değil tabi. Onca zaman bir arpa boyu yol gittiysem gittim, gidemediysem geri düştüm. Olduğum yerde mıhlanıp çakıldım. Durdum öylece. Durarak bir yerlere varırım sandım, varamadım. Durduğum yer kıymetli bir yer zannettim, yanıldım. Durunca birileri de benimle birlikte durur diye umdum, herkes yanımdan geçti gitti. Bomboş tükettim yılları. Tedavülden kalkmasına ramak kalmış bozuk paralar gibi harcadım manasızca. Zamanı kaybettim. Kendimi kaybettim.
Hem zamanı hem kendimi ziyan ettim.
Şimdi size biraz mübalağa gibi gelecek ama, hakikaten bu -hoyratça- yitirdiğim 5 sene içerisinde belki de yaptığım tek doğru şeydi blog açmak. Bittabi aman da aman ne muhteşem yazılar yazdım, ne harikulade metinler karaladım, ne süper işler kotardım babında söylemiyorum bunu. Kıçı kırık egomu parlatmak, çerden çöpten benliğimi yüceltmek değil niyetim. N'alakası var!
Kabul, salt gırgır şamata takılmadım bu blogda, yahut sadece yokuş aşağı iç dökme maksatlı kullanmadım burayı. Kendimce bi' şeylere didindim. Bi' şeylere çırpındım. İçine; bir tutam edebiyat, iki fırt aşk meşk, bir karış ironi, yarım ölçek mizah, üç kaşık deneme, iki kalem sinema, bir ölçü bilgi, üç şişe eleştiri, bir tırnak nostalji, iki gıdım fikir mikir kattığım yazılar yazdım. Kimi zaman şen kahkahalar attırmaya, kimi zaman olmadık hüzünlere sürüklemeye, kimi zaman -rahmetli Sadri Alışık misali- hem güldürüp hem ağlatmaya, kimi zaman düşündürmeye, kimi zaman sarsmaya, kimi zaman da çok çok sevdiğim yazar Kemal Tahir'in deyişiyle "gerçek sandığınız şeylerin kenarında köşesinde başka gerçekler de olabileceğini" göstermeye çabaladım.
Lakin bunlardan herhangi birini bile başardığım şüpheli. Kuşkulu. Şunun şurasında 174 adet yazı yazmışım, 154'ünü çöpe atsak, 20 adet eli yüzü düzgün yazı ya yazmışımdır ya yazmamışımdır. Hûlasası, benim "5 sene içerisinde yaptığım tek doğru şey" den kastım kat'i suretle bu değil.

Ne peki?

Efendim şu.
Blog vasıtasıyla sürü sepet şahane insanla tanıştım, mebzul miktarda güzel insan tanıdım. Ve benim için bundan daha önemli ve anlamlı bir kazanç yok. Biliyorsunuz, ben karamsarlığı arş-ı alaya ulaşmış, bedbinlik dalında ordinaryüs profesör bir adamım. Bu sefil gezegenin kurtuluşuna dair bi' ümidim yok. Hele hele bu korkunç insanoğluna dair bi' ümidim kesinkes yok.
Fakat bazı güzel insanlar sağolsunlar bu "ne ümitler ettim/zaten yoktular" tadında isli puslu ümitlerime -bana rağmen- destek çıkıyorlar, omuz veriyorlar. Ki hafifliyorum.
Yalnız, bu bazı güzel insanları tek tek açıklamadan, ifşa ve mahçup etmeden evvel yuvarlak kafalarında bodoslama sivri zekalar taşıyan art niyetli kimi kişiler için de dipnot geçmek isterim.
Bu dünya yalan dünya, hususiyetle sanal dünya iki kere yalan dünya di mi? İnternet dediğin kolpa ahmaklar yuvası di mi? Sosyal medyada ekseriyetle başka biri gibi davranan sosyopatlar barınıyor di mi? O yüzden internetten birini tanımak imkansız ve mümkünat harici di mi? Benim "internet aracılığıyla güzel insanlar tanıdım" cümlem çıngıraklı işgüzarlık di mi? Mamafih birini ancak yüz yüze görüşerek tanırsın, onu ancak onunla yakınlaşarak tanıyabilirsin di mi? Değil halbuki. Hiç de değil. Nasıl en kokuşmuşundan klişe bi' mütalaadır bu. Bir kere birini tanıman için önce ona uzak kalman gerekir. Çünkü birini ancak uzaktan tanırsın, yakından seversin. Hani mesafelere böğrümüze hasret oklarını saplıyor diye paso kızıyor, sürekli köpürüyoruz ya. Esasında mesafeler şart. Mesafeler olmasa ne sevdiğimizi biliriz, ne de sevmediğimizi. Hiç kimseyi de asla kat'a tanıyamayız. Namümkün bu.
İlaveten, mecra sanalsa da, klavyenin ardındaki etten kemikten senin benim gibi insan yahu. Satır aralarını okumayı becerebilirsen, kafi bi' mesafeden bakabilirsen, hakikati görürsün. Hem sen şarjörünü yalanlarla doldurmuş palavracı bi' sosyopatla derdi sıkıntısı olan sahici bi' insanı ayırt etmekten acizsen, insan sarraflığı dersinden çakmışsan benim suçum günahım ne.
Haydi evladım işine, haydi yavrucuğum işine, haydi cancağzım işine gücüne.

Bu hususu da başımızdan savdığımıza göre, ben bahsini ettiğim güzel insanları usul usul yazmaya başlayayım.

*

Siminya; onun kalemine beslediğim harlı aşk malumunuz. Yazar olarak kendisinin hastasıyım. Müptelasıyım. Tutkunuyum. Hatta düpedüz sapığıyım. Defaatle yazdım, defalarca ifade ettim bunu.
Ama işin ilginç tarafı, Siminya'nın kalbi ve ruhu, kaleminden bile güzel. Kaleminden bile özel. Ya bir insanın ruhunda hiç mi bir defo, hiç mi bir düşüklük, hiç mi bir yüz kızartıcı zayıflık olmaz. Çok acayip. Bi' de yazar adlı tuhaf yaratıklar genelde uçsuz bucaksız manyaklıkları, bir vagon dolusu habasetleri olan tiplerdir. Salinger'ın özbe öz kızına çektirdiği eziyetler dillere destandı mesela. Joyce kadın dışkısından tahrik olurdu, Celine nazi yandaşıydı, Dostoyevski çarcı yobazın tekiydi, Ezra Pound hem faşist hem vatan hainiydi, Balzac kralcı bi' denyoydu, Nazım'ın kırdığı kalplerle Satürn'ün etrafında 3 tur atılırdı. Ohoo, yazıcı tayfasının yediği haltları/yaktığı ormanları örneklemeye benim ömrüm yetmez. Siminya ise benzeri yazar tümörlerinden tastamam azade. Daha da acayibi, felaket alçakgönüllü. Yahu iki tane taş gibi sapasağlam kitap yazmışsın, rüştünü ve yeteneğini cümle aleme ispatlamışsın. Az biraz kendinle övün, bi' şişin, bi' egolardan ego beğen di mi? Ama nerdee. Elinden gelse tevazudan şıp diye ölecek. Dücane Cündioğlu "alçakgönüllü olmak için önce gönül sahibi olmak gerekir" buyurur ya. Tevazusu bundan muhtemelen. Çok yüce/çok güzel bi' gönüle sahip olmasından.
Hasılı; benim için varlığı çok kıymetlidir, çoook. Onun gibi naifler naifi birinin de bu rezil yerkürede soluk aldığı aklıma geldikçe yemin ediyorum içim ferahlıyor. Böyle sonsuz bi' serinlik hissi. Ama şefkatli bi' serinlik. Yumuşak bi' serinlik. Neşeli bi' serinlik. Üşümek değil asla. Ayrıca zor zamanlarımda olanca içtenliğiyle bana hep destek olmuştur, hep yanımda olduğunu hissettirmiştir. Ki başımın üstünde Peru'ya kadar taşısam hakkını ödeyemem. -bir gün param olduğunda ona latin amerika turu ısmarlayacağım, zira latin amerika ülkelerine bayılır-

Berfun (Julia); enfes yazılarıyla donattığı nefis bi' bloğu vardı. Sonra kapattı. Yazmayı bıraktı. Fakat biz iletişim kurmayı bırakmadık. Ara sıra mail'leştik, ara sıra birbirimize hal hatır sorduk. Hatta mektuplaştık. Askerdeyken aldığım yegane mektubu o yazmıştı.
Salt yazışmakla yetinmedik, yüz yüze görüşüp yemek de yedik sahi. İstanbul'a yolum düşmüştü, bir umut haber vermiştim, Galatasaray Lisesi'nin önünde buluşmuştuk. Ben az buçuk mütereddit ve ürkektim. Sonuçta yazının dili başka, konuşmanın dili başka. Evvelinde telefonla bile konuşmamıştık ki. Belki de bir nasılsın iyi misin'i müteakip sohbet frekansımız uyuşmayacak, rahatsız edici bir sükut ikimizi de tüketecekti. Olur mu olurdu. Olmadı ama. Korktuğum başıma gelmedi. Çarçabuk kaynaşıverdik. Samimiyeti ve içtenliği, hesapsızlığı ve sahiciliği hemen ele verdi kendini. Zerre yabancılık çekmedim. Yanında o kadar kendim oldum ki, ipleri iyice saldım. Tüm salaklığım ve sarsaklığım ve sakarlığım ve şaşkınlığım su yüzüne çıktı. Bir ara yanıbaşımdaki kadehi devirdim filan. Ahah. Ama o nasıl güzeldi anlatamam. Ya da anlatırım. Niçin anlatmayayım. Papatya gibiydi tıpkı. Papatya gibi güzel, papatya gibi zarif, papatya gibi ince, papatya gibi güleç, papatya gibi kırılgan. Bana Chloe'yi hatırlatmıştı. Hani Boris Vian hergelesinin büyülü gerçekçilik akımıyla flörtleştiği emsalsiz romanı Günlerin Köpüğü'ndeki Chloe. Hani akciğerindeki mel'un hastalık yalnızca çiçeklerle iyileşebilen Chloe. Bilirim, Berfun Nilgün Marmara hayranıdır, yollarına kuş koyulsun ister ama. Bence çiçek koyulsun. Onun devası ve şifası çiçeklerde. Şahsen bir dahaki buluşmamızda ona güpgüzel çiçekler armağan edeceğim.
Umarım dostluğumuz daim olur. Olsun mu Berfun?

Zeynep (Larien); on parmağında on marifet bi' kızdır. Güzel yazı yazar, güzel şiir yazar, güzel resim çizer, yaptığı her işe güzellik ve yaratıcılık katar. Muzip ve kinik bi' zekanın izlerine rastlarsınız onun değdiği her şeyde. Lakin öyle habire bi' şeyler üretme histerisine kapılanlardan değildir. Canı isterse yapar, canı istemezse -yıllarca- susar. Bağırıp çağırmaz, çığlık atmaz, varlığını kimseciklerin gözüne sokmaz. Feci keyifli şurup şeker bi' sohbeti olsa da uzun söyleyişlerin değil uzun suskunlukların insanıdır. Bulunmaktan değil kaybolmaktan yanadır. Bir kere izan sahibidir. Üslup sahibidir. Hüzün sahibidir. Odun hissizliğindeyim cakası satsa da, esasında ince düşüncelidir. Durup da ince şeyleri görmeye vakit ayırır. Naiftir. Altın gibi kalbi vardır. Sesi de çok güzeldir bakın. İlk konuştuğumuzda şaşalamıştım. O her zamanki tatlı dalgacılığıyla "travesti sesliyim" diye kendini sarakaya alıyordu fakat, değildi. Kalın, azıcık boğuk, inceden pütürlü, ve ziyadesiyle sevimliydi sesi. Konuşsun da konuşsun anlatsın da anlatsın isterdiniz. Ha tabi biz üç senedir filan konuşmuyoruz o ayrı. Bazı meselelerde ona kırıldım. Biraz da kırgınlığımı abarttım sanırım. Halt ettim. Hala daha sosyal medya hesaplarına "iyi midir kötü müdür mutlu mudur mutsuz mudur" öğrenme maksatlı ara ara bakarım. Laf aramızda, özledim.

Hayriye (Finduilas); Kabiliyetlidir. Kalemi sıkıdır. Türkçe'si son sürat akıcıdır. Nüktesi bol, ironisi gani, zekası gıpta edilesidir. Hususiyetle mizah yazar, fakat ne yazsa iyi yazar. Sadece okuması insana haz veren "herhangi" bir kalem de değildir. Özeleştiri ve otokontrol mekanizması yerli yerinde, vicdanlı, rikkat sahibi, farkındalığı yüksek, donanımlı, hayatla başı belada olacak kadar derin, vakit harcamaya değecek "biri" dir. Özel bir insandır. Ayrıca vakti zamanında benim hakkımda "türk blog aleminin en sağlam kalemlerindendir" demişti. Eh, onun gibi birinden bu cümleyi işitince nobel almış kadar olmuştum. Bir de sağolsun her ortadan toz olduğumda benim için endişe duyup "nerelerdesin" kabilinden sorar. Ki benim için çok değerlidir o soru.

Geveze; onun bloğuna rastladığımda hepi topu 15 yaşındaydı. Lakin daha o yaşta boyundan büyük bi' kültürel donanıma ve yazın maharetine vakıftı. Chabrol filmlerinden anlıyor, çeviri sorunlarını diline dolayabilecek kadar edebiyatla haşır neşir oluyor, Salinger'dan, Tarkovski'den, Kafka'dan, Marquez'den, Ferrat'tan, Kubrick'ten, Tolstoy'dan, Bazin'den filan bahsediyor, beni de mest ediyordu. Üstüne üstlük en mühim hasleti de, o yaşlarda kolayca dümen kırılabilecek entel sularına hiç bulaşmıyor, "bir kitaplar okurum, bir filmler izlerim, siz cahiller ne bilirsiniz ki" tadında kibirlenmelere/horgörülere kat'iyen gönül indirmiyordu. Birkaç kez mail'leştik. Hep saygılı, hep edepli, buna mukabil hep hınzır, hep şirin. Harikulade bi' kızdı. Onu kız kardeş haneme eklemiştim. En son yazışmamızda çektiği kısa filmin Trt'de yayınlanacağından ve çokça mutlu olduğundan dem vuruyordu. Fena halde gururlanmış, sevinmiştim. Ve ilk fırsatta da bu başarısını kutlama amaçlı onu yemeğe çıkarıp çam sakızı çoban armağanı minvalinde ufak bir hediye almayı planlamıştım. Olmadı bittabi. O dönem benim hayatımda -yine- birtakım üzücü sorunlar belirdi, -yine- herkesten ve her şeyden sıtkım sıyrıldı. Ara(ya)madım onu. Hani Edip Cansever en kral şiirinin bi' yerinde diyordu ya "vaktim yok kimseyle görüşmeye/kendimle bile/kendimle bile". Benim de kendimle bile görüşmeye takatim yoktu işte. Aradan aylar geçti. Aradan aylar geçince de tekrar arayıp sormaya/diyaloğa girmeye utandım. Çekindim. Hem kendini "abi" olarak konumlandır hem de aylarca kızcağızı bi' arayıp sorma bile. Olacak iş değildi. Resmen hayvanlıktı yaptığım. Ezcümle, benim hayvanlığım sayesinde koptuk. Bayadır bloğuna da uğramıyor. Haliyle endişeleniyorum vefakat mahçubiyetimden hal hatır soramıyorum da. Umarım iyidir, umarım hayatında her şey gönlüncedir.

Uykusuz/Uyurgezer; ben kafası karışık bi' adamım. Çoğu zaman kendimi ben bile anlayamam. Fakat bu iki güzel ve nazenin hanımefendinin beni anladıklarına eminim. Fevkalade iyi yürekli, nazik, kibar, diğerkamdırlar. Bayılıyorum ikisine de. Ayrıca daima bana kendimi değerli hissettirmişlerdir. Ki müteşekkirim. Onlara ne kadar teşekkür etsem harbiden az.

Juliet; İçinin güzelliği yüzüne yansımış derler ya. Öyledir. Duru bi' güzelliği vardır. İçlidir. Candandır. Düşüncelidir. Çok düşünür. Sorar. Sorgular. Beyni elastiktir. Her düşünceye ve görüşe açıktır. Aşırı uçlarda gezinenlerden, dar kafalılardan, dediğim dedik kimselerden hoşlanmaz. İnsanı dinler. İnsanı sahiden dinler. Çat diye yargılayıp pat diye hüküm verenlerden değildir. Anlar. Empati yetisi yüksektir. Mis kokulu yemekler yapar. Hatta kendi ekmeğini dahi kendi yapar. Arada depresif düşüncelere gark olup bu kepaze gezegenden bezse de, pozitiftir. Olumludur. Umutludur. Bir de bugüne dek tek bir defa yüz yüze görüşmüşlüğümüz olsa da, arkadaşımdır. İzmir taraflarına yolu düştüğünde onu yemeğe çıkarıp bir baştan bir başa İzmir'i gezdireceğim sahi, sözüm söz.

Melda (Sam Scarlet); Kitabının nihayet çıktığını işittiğimde kendim yazmış gibi gönenip böbürlenmiş, Türkiye'ye döndüğümde de doğruca bi' kitapçıya gidip almıştım. Hayallerinin peşinden koşan, hayallerini gerçekleştirmek için türlü ihtilaçlarla uğraşan, hatta biricik romanını bile "hayal kurmak" mevzuu üzerine kuran, epey hayalperest ve transandantal ve içten ve güzel bir insandır. Umarım bir gün dünya onun gördüğü gibi güzel bir yer olur.
(Dipnot: Şu aralar Cambridge'te yaratıcı yazarlık dersleri alıyor. Benim lüzumsuz fikrime hiç ihtiyacı yok biliyorum ama. Belirtmeden geçemeyeceğim. Bir sonraki romanını salt batılı ve evrensel bir dille değil de, azıcık da yerli bi' dille yazsa, hatta sadece biçemine değil içeriğine de yerellik katsa, fantastik edebiyatı yerelle buluştursa bence büyük iş başarır. Zira yerel olmadan evrensel olunamaz. Belki densizlik bu eylediğim ama, naçizane belirtmeden edemedim.)

Gülşah (Özyılmaz); Hani özellikle bizim kemalist dangalakların pek bir ayılıp bayıldığı, metrelerce goygoyunu yaptıkları "olmasaydın olmazdık" kalıbı var ya. Gülşah olmasaydı ben de buralarda olmazdım belki. Çünkü ilk kez onun bloğuna denk gelmiştim. Parçalı bulutlu yazıları dikkatimi celb etmişti. Ve ondan sonra blog açma kararı almıştım. Ben onu takip etmeye başladığımda 200 küsur takipçisi vardı, akabinde binlerce oldu. Lakin -kötü anlamda- hiç değişmedi. Hiç bozulmadı. Hiç karakter başkalaşımına uğramadı. Kendi olmaya, Gülşah olmaya devam etti, kendi dünyasından ödün vermedi. Ki bu hususiyetlerini çokça takdire şayan buluyorum.
İlaveten, cidden çok güzel kızdır. Muazzam bi' güzelliğe sahiptir. Eski zamanların film yıldızları gibi güzeldir.

Hande Harmancı; Bilhassa o pek karanlık/pek korkunç/pek kabus askerlik dönemimde bana çok yardımcı olmuş, bi' nevi ablalık yapmış, yorumlarıyla yükümü hafifletmiştir. Çok çok iyi bir insandır. Hudutsuzca çileli askerliğimi kafayı yemeden bitirebilmişsem, biraz da onun sayesindedir.

Sevil (Sweet Leaf); Kitapları sever, edebiyatı sever, okumayı sever, müziği sever, sinemayı sever. Kültürlüdür, yüksek gradoludur, müktesebatı yabana atılacak türden değildir falan filan da. Aynı zamanda çok iyi ve çok tatlı bir insandır. Bir görüşmüşlüğümüz yok ama, bunları anlamamak için insanın büsbütün budala olması gerekir.

Gamze (Sycorox); Belki de blog evrenin en becerekli insanıdır. Yazı, resim, çizim, kostüm, yemek. Aklınıza gelebilecek her şeyi yapar. Ve ne yapsa güzel yapar. Fevkalade renkli ve nev'i şahsına münhasır bir kişidir.

Aylak Bey; çok okuyan, çok düşünen, çok irdeleyen, ince ve süzülmüş zevkleri olan, muhtemelen bulunduğu pespaye çağ ile de sıklıkla ters düşen, önemli bir adamdır. Nicedir yazmıyor. Halbuki nitelikli ve üsluplu ve iyi yazıyordu. Keşke tekrar yazmaya başlasa.

Seda (Olric); Öncelikle güzel bir kızdır. O her ne kadar bunun tam aksini savlasa ve kendini beğenmese de, güzeldir. Hem kafadır, kafalıdır, farkındalığı aşmıştır, çok iyi bir dert ortağıdır. Pırlanta gibi insandır.
İyi ki var.

Amanita; Kendiyle, dünyayla, hayatla, insanlarla, yaşadığı zamanla, kısacası hemen her şeyle derdi vardı. Katıksız bi' Salinger hayranıydı. Beğeni ve ilgiyle okurdum onu. Fakat sonra kayboldu. Senelerdir bu cenahlara uğramıyor. Umarım iyidir. Ve bu suskunluğu keyfinin gıcırlığından kaynaklanıyordur.



Dipnot:
Hemen herkes bloglardan firarlayıp tivitır yahut başka başka sosyal mecralara seyirtmişken bu yazıyı yazmam beyhude. Yüksek ihtimalle yazıda ismini andığım güzel insanlara bu yazı ulaşmayacak, ulaşacağı kısmı muallak ama.
Tesellim, bir çoğuna karşı hislerimi ve düşüncelerimi daha evvel/buralar hayalet kasabalara dönüşmemişken bi' şekilde bildirmiş olmam.

15 Ekim 2014 Çarşamba

Haydarpaşa üzüntüsü

Çarli Çaplin, nam-ı diğer Şarlo abimiz, "Hayat yakından bakınca trajedi, uzaktan bakınca ise komedidir" demiş. Ben artık hayatıma uzaktan baktığımda bile gülemiyorum. Tebessüm etmenin yanına bile yaklaşamıyorum. Mizahın iç ferahlatıcı serinliğine teğet dahi geçemiyorum. Üzgünlük. Hep üzgünlük.
Çok rahmetli ve çok pamuk yanaklı babannem sağ olsaydı, "Burası üzgünlük dünyası evladım" derdi.
O kadar haklıydı ki.
Ben de üzgünüm. Daima üzgünüm. Mütemadiyen üzgünüm. Boyuna üzgünüm. Kırılmış bir kahve fincanı kadar üzgünüm. Bayatlamış bir simit kadar üzgünüm. Tozlanmış bir divan kadar üzgünüm.
Ya az evvel dünyanın en lezzetli/en enfes/en nefis dolmalarını yedim, lakin gene de üzgünüm. Allah'ım dolmalar acayip güzel, üzgünüm. Kuru biber dolması değil mi bu yahu, üzgünüm. Baharatı da katınca nasıl da harikulade kokmuş, üzgünüm.
Kuru biber dolması yerken bile üzüntümün geçmemesi bugüne dek yaşadığım en karamsar saçmalık.
Daha da beteri. Bu şehr-i İstanbul'u hiç sevmem ben. Zerre hoşlanmam ve de hoşlaşmam. Gıcık kaparım. Kıl olurum. İfrit olurum. Bilhassa hızı ve sürati öldürür beni. Gürültüsü ve karmaşası dayanılmaz gelir. Tantanası ve dağdağası başımı ağrıtır. Sakilliği ve kakavanlığı içimi tüketir.
Fakat bu rezil şehirde aşkla bağlandığım birtakım yerler de yok değildir hani. En başta, elbette Kadıköy Rıhtımı ve elbette Haydarpaşa Gar'ını tam karşıdan gören kısmı. Doymam, doyamam bir türlü Haydarpaşa Gar'ını izlemelere. Haydarpaşa Gar'ını seyretmelere. Dizimi kırıp bir banka oturur, ve saatlerce bakarım. Baktıkça efkarlanırım. Efkarlandıkça bakarım. Fakat aydınlık bir efkardır bu. Uysal bir efkardır. Latif bir efkardır. İnce bir efkardır. İnsana yalnızlığını hatırlatan, ama bunu incitmeden yapmayı beceren bir efkardır.
Bir de benim külüstür mp3'ten türk sanat musikisi'nin en bir hüzünlü ve de kederli parçalarını açtım mıydı, Münir Nurettin filan. Of. O efkarın tadından yenmez. 
Lakin bu sefer öyle olmadı. Haydarpaşa Gar'ına bakarken de üzgündüm. Haydarpaşa Gar'ını görecek halim yoktu. O muhteşem manzara bile teskin ve teselli edemedi beni.
Mutsuzluktan ölüyorum deyip de mutsuzluktan ölememek felaket berbat bi' şey.
Çok yoruldum. O kadar ki. Bir yatak bulsam, yatsam, sonsuza dek uyurmuşum gibi geliyor. 
Sonsuza dek uyusam ne güzel olur. Ah, keşke.

20 Eylül 2014 Cumartesi

İsfahan güzeli

Mekanı cennet olası Oğuz Atay fi tarihinde yazı çizi meşgalesiyle uğraşan bir arkadaşına, pek hevesli pek kabiliyetli bir yazar adayına: "Yazar olacak adama melankoli şart" demiş. "Ama sakın melankolinin esiri olma, hep melankoli denizinde yüzeceksin ama o seni değil, sen onu kontrol altında tutacaksın."

Benim de elimde ucu yamuk tükenmez kalemim, habire bi' şeyler yazdığım, denemeydi öyküydü boyuna bi' şeyler karaladığım, melankolinin cılkını çıkarmış ucuz metinlerle mütemadiyen düşüp kalktığım, lakin gel gelelim, daima melankolimi kontrol altında tuttuğum, tutsağı olmadığım günlerdi.
Kesif mutsuzluklarla kırılgan düşleri birbirine çarpıştırıp bi' şekilde yuvarlanıp gidiyordum. Halet-i ruhiyem kötüydü, naçardı belki ama. Aynı zamanda dengeliydi. Ayaklarım yere sağlam basıyordu. Tedirgin bi' uç uç böceği gibi oradan oraya savrulmuyordum. Kronik bel ağrılarım, müzmin baş dönmelerim yoktu henüz ortalıkta. Zıpkın gibi, çakı gibi, tüfek gibi dimdik bir genç adamdım. Ayıptır söylemesi, şıpsevdiydim de biraz. Ayran gönüllüydüm. İlgi/alaka gösterdiğim mevzuları bilhassa derinlemesine irdelemez, ucundan iki ölçek çekiştirip bırakırdım. Başka başka mevzulara atlardım. Neticede meraklarım/tecessüslerim bitimsizdi ve ben onları tatmin etmek istiyordum. Hem bir meselenin üstünde onca tepinmenin ne manası vardı. Uzman kesilmek, mütehassıs ayaklarına yatmak saçmalığın daniskasıydı. Meseleyi deş deş deş nereye kadar, karındeşen cek miydim ben yahu. Sanki üstün bilgi madalyası verecekler, sanki ordinaryüs profesör ilan edeceklerdi. Taltifleyip paso onore edeceklerdi, sanki. Okumak istediğim onca eser varken, öğrenmek istediğim onca şey mevcutken, niçin kendimi bir alana hapsedecektim ki, deli miydim divane miydim ben? Ayrıca disiplinli okumaları/sistematik çalışmaları alsınlardı başlarına çalsınlardı. Sıkılıyordum, bunalıyordum. Ben böyle düzensiz intizamsız iyiydim. Derme çatma sarsak müktesebatımla pekala başımın çaresine bakıyordum.

Halt etmişim.
Tuz gölü gibi bir herif oldum çıktım sonunda. Uçsuz bucaksız. Fakat derinliği yok.
Derinlemesine bilmediğim o kadar çok şey var ki. Hele de kimi konularda, kimi hususlarda düpedüz cahilim. Büsbütün cehalet sahibiyim. Çok şükür cüretim yok, tek hasletim o.

Lafı nereye getireceğim.

Yazmak istediğim harikulade bir hanımefendi var. Fars kökenli.
Fakat benim Fars edebiyatına da, Fars sinemasına da, Fars kültürüne de değmişliğim çok az. Çok çok az.
Zaten Fars edebiyatına dair birikimim feci sığ olmasaydı, İran'lı bir yazarın bilmemne isimli romanından illa bir alıntı yapar, girizgahı öyle kotarırdım. Yahut Fars sinemasına karşı ziyadesiyle kayıtsız kalmasaydım, buruk bi' filmden yazıya cuk oturacak bir diyalog süzer, onunla yokuş aşağı son sürat dalardım metne.
Lakin dedim ya. Fars edebiyatıyla da, Fars sinemasıyla da aram şeker renk. Aram hiç yok. E gogıl hergelesinden araştıra soruştura malumat edinip, o malumat ışığında ahkam kesecek gogıl enteli bir tip de değilim. Mizacıma ters, meşrebime ters, raconuma ters. Peki n'apsak?
Ok yaydan fırladı bir kere, muhakkak İran'lı bir yazara mazara temas edip öyle yazacağım ne yazacaksam.
Ahdettim, kasem ettim. İnatçı keçiliğim meşhurdur.
Ossaat en misi, vakti zamanında az buçuk Seyyid Hüseyin Nasr okumuşluğum var, oradan işi tatlıya bağlamak. Seyyid Bey doğu/batı karşıtlığıyla alakalı fevkalade bir cümle kurmuş, "Batı yalanla yaşar, doğu ise doğrular üzerinde uyur" demişti.

İsfahan güzeli daha ziyade geçmişin üzerinde uyuyor gibi. Belki yalanların acıtıcılığından bıkmış, belki doğruların kalp kırıcılığından usanmış. Geçmişi kendine yumuşak yatak belleyip, asude uyumuş işte.

Sahi.
Türk kahvesini seviyor. Falları seviyor. Fincanları seviyor. Rayihalı çayları seviyor. İnce parmaklarına pek yakışan ince sigaralar içmeyi seviyor. Kül tablalarını seviyor. Kedileri seviyor. Çiçekleri seviyor. Ağaçları seviyor. Gökyüzünü seviyor. Bulutları seviyor. Güzü seviyor. Kışı seviyor. Kar manzarasını seviyor. Kardan adamları seviyor. Üşümeyi seviyor. Buğulu camlara yazmayı seviyor. Soğukta avuçlarının içine hohlayarak elini ısıtmayı seviyor. Yağmuru seviyor. Yağmur sesini seviyor. Yağmurdan sonraki toprak kokusunu seviyor. Yağmura dair ne varsa seviyor. Pencereleri seviyor. Pencere kenarlarını seviyor. Pencere kenarından akıp giden hayata bakmayı seviyor. Durmayı seviyor. Beklemeyi seviyor. Kartpostalları seviyor. Mektup yazmayı seviyor. Mektup almayı seviyor. El yazısını seviyor. Hediye vermeyi seviyor. Hediye alınca mahçup olmayı seviyor. Mahçubiyetini seviyor. Eskimiş plakları, hurdaya çıkmış eşyaları, antika hüzünleri seviyor. Arnavut kaldırımlı sokakları, loş cadde ışıklarını, mazisi olan semtleri, tozlanmış şehirleri seviyor. Yıkık dökük evleri seviyor. Çok önce yitip gitmiş ve bir daha asla geri gelmeyecek olan kadim İstanbul'u seviyor. Bünyesinde elem ve yeis hissiyatı bulunduranları seviyor. Efkarlanmayı kendine bir borç bilenleri seviyor. Kederleri seviyor. Yaralanmaktan mümkün mertebe kaçmasına rağmen, yaralarını seviyor. Yaralıları seviyor. Kırmızı şarap seviyor. Sarhoşluğu seviyor. Çakır keyifliği seviyor. Nezaketi seviyor. Zarafeti seviyor. Naifliği seviyor. Trenleri seviyor. Uzakları seviyor. Diyalog şöyle bi' dursun, monoloğu seviyor. İç sesini seviyor. Diz altı etekleri seviyor. Yüzükleri seviyor. Sahibinin parmaklarına hem şehvet hem de şefkat katan ojeleri seviyor. Sebze yemeklerini seviyor. Fransız filmlerini seviyor. Sinemayı seviyor. Kitapları seviyor. Eprimiş defterleri seviyor. Edebiyatı seviyor. Felsefeyi seviyor. Klasik müzik seviyor. Klasik pop seviyor. Resim seviyor. Fotoğraf seviyor. Eski zamanlardan kalma hikayeli fotoğrafları bir başka seviyor. Sanatın hemen her dalını seviyor. Yalnızlığı seviyor. Bir başınalığı seviyor. Bir başınayken aklına türlü türlü düşünceler gelmesini seviyor. Annesini seviyor. Seviyoroğlu seviyor.

Ve bunca şeyi sevmesine karşın, muhtemelen kendisini sevgisiz buluyor. Yüreğinin yufkalığından kuşku duyuyor. Ruhunun inceliğinden ve güzelliğinden şüphe ediyor. Zaten iyi insanlar ekseriyetle iyiliği kendine konduramayanlardır. Kendinden kat'i suretle emin olamayanlardır.

Evet, o bir ruh. Onu daha iyi niteleyen, daha iyi tavsif eden başka bir sözcük daha bilmiyorum. Ruh.
Bittabi; donukluğu/bungunluğu/renksizliği imlemek için kullandığımız "ruh gibi" anlamında söylemiyorum bunu. Benim anlatmak istediğim çok daha başka bi' şey.
Hani kahrolası postmodern zamanlarda her bir şey maddeye indirgendi ya. Hani metafizik gülünç bulunup habire fizik yanlısı olundu ya. Hani mitler/meseller/masallar/ve hurafeler tamamen hayatımızdan kovulup tesirini kaybetti ya. Hani her şey akıldan, mantıktan ve bilimden ibaret ya. Hani Tanrıya değil evrene inanılıyor ya.
Hani ruhsuzluk en geçer akçe yaşama biçimi olup çıktı, artık hiç kimsede ve hiçbir şeyde bir dirhem dahi ruh kalmadı ya.
Bizzat bu hakikati dillendiriyorum, ve o bir istisna diyorum.

Nostalji düşkünü bi' istisna, elbet. Nasıl nostaljik olmasın ki!

Boğa güreşlerine bayılan İspanyol bir yazarın buyurduğu gibi nostalji bir hatadır, nostalji bir hastalıktır. Doğru. Fakat bu illete yalnızca; çağıyla ters düşenler, yaşadığı zamana aykırı gidenler, bulunduğu devirle hoşlaşmayanlar tutulur.
Yani, bir yanıyla nostalji, bir çeşit tepkidir, bir çeşit protestodur. Bugününden mutlu, yarınından umutlu değilsen, dönüp dolaşıp geçmişe gidersin. Teselliyi geçmişte ararsın. Geçmişe tutunursun. Kendine çok güzel, çok özel, püri pak bir zaman dilimi bulur, kendi gemini oraya demirlersin. Hani rahmetli Cahide Sonku, tıpır tıpır yağmur yağdığı külrengi bir akşamüzeri Çetin Altan'ı telefonla aramış, biteviye içtiği sigara ve alkol yüzünden tastamam çatallaşmış sesiyle: "Benim için akıl hastanesiyle ölümden başka bir seçenek yok galiba Çetin" demiş ya. Velhasıl nostalji naftalin kokulu bir seçenektir de aynı zamanda. Kimisi için altmışlı, yetmişli yıllardır bu seçenek, kimisi için yirmili, otuzlu yıllar, kimisi için daha da eski, daha da uzak, fersah fersah uzak zamanlar.

*

Küt kesilmiş saçlar, mürdüm eriği iriliğinde kocaman gözler, kınalı yapıncak üzümünü andıran diri dudaklar, biçimli/sevecen bir burun, ve incecik/zarif/albenili bir boyun.

Yüzünü bir fotoğrafta görmüş, epey afallamıştım. Tebessüm ediyordu. Samimi ve sahici gibiydi tebessümü. Gözleri ışıl ışıldı. Fakat fotoğrafa biraz daha bakınca. Palavra gibi geliyordu insana o tebessüm. Sanki göğüs kafesini kaplayan daimi hüzün bulutunu objektifi karşısında görünce elinin tersiyle bile isteye itmiş, yalandan bir tebessüme sığınmıştı. Dudaklarına yerleştirdiği fazlasıyla gölgeli/muallak bir gülücüktü sanki.

Diğer fotoğraflarında da bu ikilem, bu dilemma, bu zıtlık sürüyordu. Bazı fotoğraflarında aman Allah'ım nasıl da canlı, nasıl da ışıltılı, nasıl da parlaktı. Lakin bazı fotoğraflarında da aynı derecede bedbin, bedbaht, ve sisler içindeydi.

Muhtemelen çok korunaksız olduğu bir günde onulmaz bir travmaya maruz kalmıştı.
Muhtemelen bir hışım uçurumun kenarına gidip, uzun uzun aşağılara bakmıştı.
Yine muhtemelen, uçurumun kenarından geri dönmüştü. Ve uçurumun kenarından geri döndüğü için, kendini o uçurumdan aşağıya at(a)madığı için. Kendine dehşetli kızgındı, öfkeliydi, küstü.
En çok da hayatla ve dünyayla küsüşmüştü.

Fotoğraflara yansıyan malum tezatlık da bu küskünlüğün izdüşümüydü işte.
Bir yanı; "yeter üzüldüğün, yaşa artık, hayata karış, devam et" diye onu dürtüyor. Öbür yanı da; "ne yetmesi, ne devam etmesi, yaşamak senin neyine, yaşam senin neyine" gibilerinden onu çimdikliyor.

Şahsen -elbette- yaşaması taraftarıyım.

Yarası nedir, ne derinliktedir, ne çaptadır bilmiyorum. Bilemiyorum.

Tek bildiğim; Jean Seberg inceliğine, Jeanne Moreau zarafetine, Annie Girardot asaletine sahip ziyadesiyle güzel bir kadın olduğu. Ve mutlaka ama mutlaka yaşaması gerektiği.

Yusuf Atılgan eşsiz romanı Aylak Adam'ın bir yerinde, hepimizin sıska umuduna destek çıkma maksadıyla, "Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi" diyordu.

Benim de içimdeki sıkıntıyı; yeganeliği ve biricikliği çirkinliğinden ziyade güzelliğinden gelen, bedeninde sahiden bi' ruh taşıyan insanların da bu gezegende bulunma ihtimali eritiyor.

Bir süreliğine ferahlıyorum.

9 Eylül 2014 Salı

Tren yolculuğunun muazzam güzelliğine dair ses kaydı

Ben yine; berbat ve kısık ve kulak tırmalayıcı sesime aldırmadan bi' ses kaydı yaptım. Yine kelimeleri eze sürükleye bi' şeyler anlattım. Biraz uzun oldu ama. Dinleme zahmetine katlanırsınız umarım.
Zira dinlenmeye/anlaşılmaya ihtiyacım var.

Buyrunuz

14 Haziran 2014 Cumartesi

"Çok güzel ve çok acıydı, hepsi bu"

Çok sevdiğim, çok çok sevdiğim, kimi sahnelerine ölüp bittiğim, bilhassa diyalogları bıçak gibi içimi deşen, handiyse beni mahveden, ziyadesiyle buruk ve hüzünlü bir filmdir. Adı bile dokunur.
"Kırık Bir Aşk Hikayesi."

Lakin pek beğenmem. Zira Ömer Kavur sağolsun, parça parça muazzam olan bir filmi bütün olarak kötü çekmiştir. Atmosfer kurma işini doğru dürüst becerememiş, güzelim Ayvalık'ı şiirsiz bir yer olarak resmetmiş, ordan oraya sıçrayan kopuk ve eklektik ve bütünlüksüz bir esere imza atmış, ve filmdeki hemen her oyuncudan da kötü performans almıştır. Hümeyra gibi usta bir aktris film boyunca mimiksiz/donuk/kupkuru oynar mesela, Kadir İnanır her zaman olduğu gibi abartılı ve sahicilikten uzaktır, yan roller desen düpedüz berbat, hatta gülünçtür. İnsanın izlerken gözlerini tırmalar, yorar, batar tüm oyunculuklar. Koskoca filmde bir tek Halil Ergün fena oynamamıştır. Pek pek de Kamran Usluer.
Fakat buna mukabil, şaşılacak şey, bunca kusuruna/nakısasına/yamukluğuna rağmen fevkalade etkileyici ve iç sızlatıcı bir eserdir. Bunda en büyük pay sahibi de filmin senaryosunu yazan Selim İleri'dir elbet.
İncelikli ve derinlikli bir senaryonun bir filmi nasıl kurtarabileceği, nasıl unutulmaz kılabileceği mevzuunda ders vermiştir.
(Psst, laf aramızda, hiç kıymetsiz alelade bir bılogır parçası olmasaydım da şu lafları ulusal bir gazetede yahut dergide etseydim, başıma gelmeyen kalmazdı. Yiyeceğim küfürleri ise hayal dahi edemiyorum. Ömer Kavur sineması güzide memleketimizdeki güzide bir tabudur çünkü. Hakkında olumsuz konuşanı parça pinçik ederler evellallah.)

Bu çok etkileyici filmde, çok etkileyici bir karakter de vardır.
Resim öğretmeni Bedri Bey.
Çok kaşlı, çok bıyıklı, çok göbekli, yosun yeşili gözlü bir adamdır bu Bedri Bey.
Samimi ve güleçtir. İçten ve mütebessimdir. Kasaba halkının sevip saydığı, "abi" diye hitap ettikleri biridir. İnsanda güven duygusu uyandırır.
Kalender, müşfik, mutlu ve mes'ud adam ayaklarına yatmıştır seneler boyu. Halbuki kazın ayağı başkadır. Tüm o hayatından memnun halleri acıklı rol yapma çabasıdır. Pozdur. Numaradır.
Esasında mutsuz ve bedbaht bir kimsedir Bedri Bey. Karamsarlığı/bedbinliği alıp başını yürümüştür. Naçardır.
Külrengi pırıltısız bir yaşama mahkum etmiştir kendini. Rengarenk hayalleri, şırımşık düşleri, ışıltılı hülyaları yıllar içinde solmuştur. Boktan bir Anadolu kasabasının, kelek bir okulunda resim öğretmenliği yapmaktadır enikonu.
Dünyası yeknesaklıktan, monotonluktan, biteviyelikten, gri rutinlerden ibarettir.
Kısır bir döngüye girmiş, o döngüden de çıkamamıştır. Resim yapar, fakat o resimleri kimseciklere göstermez. Cesareti yoktur. Başkalarını düş kırıklığına uğratmaktan ürker.
Kızıl saçlı, örümcek gözlü, zarif boyunlu, kırılgan bir kadından, Hümeyra'dan hoşlanır. Lakin açılamaz. Hissiyatını dile getiremez. Sadece çekingen, mahçup, azıcık da keyfe keder diyaloglarla yetinir.
Günlerden bir gün de, görünürde hiçbir şey yokken, dişe dokunur bir patlama noktası mevcut değilken, doğruca külüstür teknesine gider. Denizde alabildiğine ilerler. Denizin orta yerinde de intihar eder.
Kendi yaşam ıstırabını, yaşam sancısını bitirmek istemiş, ve, bitirmiştir.

Lafın ucunu nereye getireceğim, ben resim öğretmeni Bedri Bey'i daima Kaan'a benzetmişimdir.
Daima Kaan'la özdeşleştirmişimdir.
Kaan?
Benim 10 yıllık arkadaşım. Canı gönülden sevdiğim bir ahpabım. İlk tanıştığımızda o 21 yaşında, kafayı hastalıklı biçimde sosyolojiye takmış transandantal bir sosyoloji öğrencisiydi. Ben de 17 yaşında, kafayı patolojik şekilde yazar olmaya takmış ukala bir lise öğrencisiydim. Bir ortamda tanışmış, birbirimizle de hoşlaşmamış, hatta birbirimizden gıcık kapmıştık. Bir meseleyle alakalı harlı tartışmalar tutturup, atışmıştık.
Lakin en büyük aşklar nefretle başladığı gibi, sağlam dostlukların temeli de öfkeyle atılıyor sanırım.
Akabinde iki iyi dost olduk çünkü. Kah eğlendik, kah zor zamanlarda birbirimize destek olduk.
Birlikte o kadar da çok anımız yok gerçi. Fazla görüşmezdik. Ara sıra birbirimize telefon vasıtasıyla hal hatır sorar, senede de toplasanız 5-6 kere ya buluşur ya buluşmazdık. Hala da böyle.
Hani veletlik çağlarımız boyunca pür neşe söylediğimiz bir şarkı/şiir vardı ya. "Orada, bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür, gitmesek de, görmesek de, o köy, bizim köyümüzdür."
Bu sözler bizim dostluğumuzun özeti gibidir.

*

Kaan da -tıpkı Bedri Bey gibi- esasen parlak düşlerin, sıradışı dünyaların adamıydı.
Despot tiplerin kıskaçlı mantığına, ezberlenmiş zekalarına, kanıksanmış palavralarına fitil olurdu. İfrit olurdu. Bu yüzden de akademik kariyer yapmak, sosyolojiyle ilgili cilt cilt ters köşe kitaplar yazmak, bir yandan da "hobim" diye nitelendirdiği edebiyatla uğraşmak istiyordu. Büyük bir akademisyen olmak arzusundaydı.
Ama olamadı. Kahpe felek Kaan'ı tokatladı. Erken yaşta iş hayatına katılmak mecburiyetinde kaldı. Yaşamını daralttı. Etrafındaki çember de gitgit ufalmaya, küçülmeye başladı. Onu boğdu, sıktı, yıprattı.
Yine tıpkı Bedri Bey gibi, Kaan bu hazin durumu kimseciklere çaktırmadı ama. Bol keseden espriler yapmaya, memleket meseleleriyle alakalı mutlak raconlar kesmeye, gırgır şamata varlığına devam etti. Mış gibi yaptı.
Bir yandan da kendini yok etmek için gizli gizli uğraştı. Taksit taksit yok olmaya çabaladı. Bir dönem içkiye sardı, o bar senin şu meyhane benim sabahlara kadar, zil zurna oluncaya kadar içti. Bir dönem feci yanlış insanlarla temas kurdu, felaket yanlış kadınlarla birlikte oldu. Son kertede de, mütemadiyen tüttürdüğü sigarayı iyice abarttı. Günde 3 pakete, 4 pakete çıkardı. Sigarayı içmiyor, handiyse çiğ çiğ yiyordu.
Zorun ne oğlum, biraz azalt şu mereti, biraz seyrelt denildiğinde de muzip ve kinik bir tebessüm eşliğinde "Bana bir şey olmaz" karşılığını veriyordu. "Kötüye bir şey olduğu nerede görülmüş."

Görüldü ama. Görüldü maalesef.
Birkaç ay önce kansere yakalandı. Akciğer kanseri.
Bana kanser olduğu haberini bile gayet olağan ve kafaya takmaya değmeyecek bir şeyden bahseder gibi vermişti. Sanki nezleden bahsediyordu herifçioğlu, yahut önemsiz bir baş ağrısından. Telefonda dayanamayıp fırçalamıştım. Bu kez daha beter gülmüştü. "Ulan kanser olan benim, üstüne fırça yiyen gene benim, bu nasıl iş?"

Velhasıl, kısa bir tedavi gördü. Ardından da ameliyat oldu. İyileşti çok şükür.
Hastane sürecinde de bol bol ziyaretine gittim. Bol bol sohbet edip, dertleştik. İkimizin de yılları bomboş tükettiği ve silkelenip kendimize gelmemiz hususunda mutabık kaldık.
Şayet ölmezsem, kendime verdiğim sözleri bir bir tutacağım demişti. Bu mereti de bırakacağım. Bunca yıl kendimi zehirlediğim kafi.

Dün de telefonla konuştuk. İstifa ettiği işine bir daha geri dönmeyeceğini söyledi. Kenarda üç beş birikmişim var, beni 1 seneye yakın idare eder, ben de o sürede hem zevk alarak yapacağım bir iş arar, hem de hanidir yazmayı ertelediğim kitabımı bitiririm, dedi.
İddialı da hergele. Hocası Şerif Mardin'in dahi gıptayla okuyacağı bir sosyoloji kitabı üretecekmiş.
İnanırım. Tanıdığım en kafalı, en donanımlı, en kültürlü insanlardan biridir.

Sigarayı da bırakmış sahi. Tamı tamına 51 saat 23 dakikadır içmiyormuş.

Bunları duyunca çok sevindim, çok mutlu oldum elbet.
Azıcık da hayıflandım. Benim de bir yerlerden başlamam gerek artık.
Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum.

8 Haziran 2014 Pazar

Mezarlıkta ıslık çalmaya devam

Esasında bılogların artık büsbütün modasının geçtiğinden dem vuran, biraz ironik, azıcık sitemkar, çokça da eleştirel ve dikenli bir yazı yazmak amacındaydım. Bi' hayli yıllanmış ve yıpranmış eski bir bılogır bozuntusu olarak, buna değinmem şart diye düşünüyordum.
Bir zamanlar yüz metre rekortmeni Jamaikalı bir atletin kalbi gibi son sürat çarpan bir mecranın, gitgit tık nefes yaşaması, güç bela soluk alması, sürekli ve habire ve mütemadiyen kalp masajlarına gereksinim duyması filan. Üzücü. İnsan burkuluyor.
Tamam, daha evvel de suya yazıyorduk zaten. Bir kitaba girip kazınmadığı müddetçe, başyapıt yazsan nafiledir, yok olmaya, günden güne tesirini yitirmeye mahkumdur ya yazdıkların. Biz de tırışkadan nağmeler tadında çiziktiriyorduk işte. Mala davara faydamız yoktu. Kendimiz çalıp kendimiz oynuyorduk. Stendhal'ın kulakları çınlasın, mutlu yahut mutsuz azınlıklara seslenip, ekseriyetle havamızı alıyorduk. Bunu biliyorum.
Lakin bir müddettir suya dahi yazmıyoruz yahu. Düpedüz boşluğa karalıyoruz. Boşlukla iletişim kuruyoruz. Boşluğa savuruyoruz cümlelerimizi. Evrende üç saniye yer işgal ediyorsa ediyordur bunca metnimiz. Fazlası namümkün.
Artık kendimize itiraf etmemizin vakti geldi çattı. Bıloglar epeydir ölü mekanlar, hanidir birer hayalet şehirler, ve bizim yaptığımız da akıntıya karşı beyhude kürek çekme gayretkeşliğinden başka bir halt değil.
Tivitır icat oldu mertlik bozuldu. “Kimsenin durup da ince şeyleri anlamaya vakti olmadığı” gibi, durup anlamlı bi’ şeyler yazmaya da vakti yok. Okumaya da. Kimi zaman 140 karakteri bile zor derleştiren, 140 karakteri bile okumaya üşenen tiplerden geçilmiyor etraf. Kuşatıldık.
Bittabi durmamıza katiyen izin vermeyen, bizden paso devinim talep eden, kofluğa/içi boşluğa/zırvalığa prim tanıyan post modern zamanların manasız çiğliği üzerine bir varil dolusu saydırabilirim. Meseleyi sürüye çekiştire sakız misali uzatıp, devasa bir taşlama döşenebilirim.
De, ne lüzum var. Sükunet gevezelikten daha kıymetli. Sessizlik gürültüden daha değerli.
Keşke hep sussak. Keşke sözcüklere bir gereksinimimiz olmasa. Keşke diyaloğa hiç ihtiyaç duymasak.
Monolog en güzeli.
Hem kelimeler birer külfet. Yük. Angarya. Ne vakit siyah beyaz sessiz film izlesem hafiflerim mesela. Zannetmiyorum bu bir tesadüf olsun.

Velhasıl, şu saatten sonra bılog yazmanın mezarlıkta ıslık çalmaktan farksız olduğunun ayırdındayım.
Fakat şahsen o ıslığı kah neşeli neşeli, kah hüzünlü hüzünlü, çalmaya devam edeceğim.
Size de -naçizane- aynı tavrı öneririm.
Bırakmayalım bence buraları.


Dipnot:
Şöyle bir baktım da, mutlaka yazacağım diye not aldığım mevzular 200'ü aşmış.
Ve bu korkunç rakam bana o denli ürkütücü geliyor ki, ne zaman yazı yazmak için bilgisayarın başına otursam. Gerisin geri kaçıyorum. Zira "hangi birini yazacağım, hangi birini yetiştireceğim, hangi birinden başlayacağım" endişesi tüketiyor beni. Aynı zamanda da yazmadıkça alayı içime dert oluyor. Sıkıntı veriyor.
Okyanuslarca su içip de işememiş gibi hissediyorum kendimi.  Bu yüzden yazmaya başlamam elzem.
En azından haftada bir yazsam, baya bir rahatlayacağım. Niyetim de bu ama. Bakalım.