20 Eylül 2014 Cumartesi

İsfahan güzeli

Mekanı cennet olası Oğuz Atay fi tarihinde yazı çizi meşgalesiyle uğraşan bir arkadaşına, pek hevesli pek kabiliyetli bir yazar adayına: "Yazar olacak adama melankoli şart" demiş. "Ama sakın melankolinin esiri olma, hep melankoli denizinde yüzeceksin ama o seni değil, sen onu kontrol altında tutacaksın."

Benim de elimde ucu yamuk tükenmez kalemim habire bi' şeyler yazdığım, denemeydi öyküydü boyuna bi' şeyler karaladığım, melankolinin cılkını çıkarmış ucuz metinlerle mütemadiyen düşüp kalktığım, lakin gel gelelim, daima melankolimi kontrol altında tuttuğum, tutsağı olmadığım günlerdi.
Kesif mutsuzluklarla kırılgan düşleri birbirine çarpıştırıp bi' şekilde yuvarlanıp gidiyordum. Halet-i ruhiyem kötüydü, naçardı belki ama. Aynı zamanda dengeliydi. Ayaklarım yere sağlam basıyordu. Tedirgin bi' uç uç böceği gibi oradan oraya savrulmuyordum. Kronik bel ağrılarım, müzmin baş dönmelerim yoktu henüz ortalıkta. Zıpkın gibi, çakı gibi, tüfek gibi dimdik bir genç adamdım. Ayıptır söylemesi, şıpsevdiydim de biraz. Ayran gönüllüydüm. İlgi/alaka gösterdiğim mevzuları bilhassa derinlemesine irdelemez, ucundan iki ölçek çekiştirip bırakırdım. Başka başka mevzulara atlardım. Neticede meraklarım/tecessüslerim bitimsizdi ve ben onları tatmin etmek istiyordum. Hem bir meselenin üstünde onca tepinmenin ne manası vardı. Uzman kesilmek, mütehassıs ayaklarına yatmak saçmalığın daniskasıydı. Meseleyi deş deş deş nereye kadar, karındeşen cek miydim ben yahu. Sanki üstün bilgi madalyası verecekler, sanki ordinaryüs profesör ilan edeceklerdi. Taltifleyip paso onore edeceklerdi, sanki. Okumak istediğim onca eser varken, öğrenmek istediğim onca şey mevcutken, niçin kendimi bir alana hapsedecektim ki, deli miydim divane miydim ben? Ayrıca disiplinli okumaları/sistematik çalışmaları alsınlardı başlarına çalsınlardı. Sıkılıyordum, bunalıyordum. Ben böyle düzensiz intizamsız iyiydim. Derme çatma sarsak müktesebatımla pekala başımın çaresine bakıyordum.

Halt etmişim.
Tuz gölü gibi bir herif oldum çıktım sonunda. Uçsuz bucaksız. Fakat derinliği yok.
Derinlemesine bilmediğim o kadar çok şey var ki. Hele de kimi konularda, kimi hususlarda düpedüz cahilim. Büsbütün cehalet sahibiyim. Çok şükür cüretim yok, tek hasletim o.

Lafı nereye getireceğim.

Yazmak istediğim harikulade bir hanımefendi var. Fars kökenli.
Fakat benim Fars edebiyatına da, Fars sinemasına da, Fars kültürüne de değmişliğim çok az. Çok çok az.
Zaten Fars edebiyatına dair birikimim feci sığ olmasaydı, İran'lı bir yazarın bilmemne isimli romanından illa bir alıntı yapar, girizgahı öyle kotarırdım. Yahut Fars sinemasına karşı ziyadesiyle kayıtsız kalmasaydım, buruk bi' filmden yazıya cuk oturacak bir diyalog süzer, onunla yokuş aşağı son sürat dalardım metne.
Lakin dedim ya. Fars edebiyatıyla da, Fars sinemasıyla da aram şeker renk. Aram hiç yok. E gogıl hergelesinden araştıra soruştura malumat edinip, o malumat ışığında ahkam kesecek gogıl enteli bir tip de değilim. Mizacıma ters, meşrebime ters, raconuma ters. Peki n'apsak?
Ok yaydan fırladı bir kere, muhakkak İran'lı bir yazara mazara temas edip öyle yazacağım ne yazacaksam.
Ahdettim, kasem ettim. İnatçı keçiliğim meşhurdur.
Ossaat en misi, vakti zamanında az buçuk Seyyid Hüseyin Nasr okumuşluğum var, oradan işi tatlıya bağlamak. Seyyid Bey doğu/batı karşıtlığıyla alakalı fevkalade bir cümle kurmuş, "Batı yalanla yaşar, doğu ise doğrular üzerinde uyur" demişti.

İsfahan güzeli daha ziyade geçmişin üzerinde uyuyor gibi. Belki yalanların acıtıcılığından bıkmış, belki doğruların kalp kırıcılığından usanmış. Geçmişi kendine yumuşak yatak belleyip, asude uyumuş işte.

Sahi.
Türk kahvesini seviyor. Falları seviyor. Fincanları seviyor. Rayihalı çayları seviyor. İnce parmaklarına pek yakışan ince sigaralar içmeyi seviyor. Kül tablalarını seviyor. Kedileri seviyor. Çiçekleri seviyor. Ağaçları seviyor. Gökyüzünü seviyor. Bulutları seviyor. Güzü seviyor. Kışı seviyor. Kar manzarasını seviyor. Kardan adamları seviyor. Üşümeyi seviyor. Buğulu camlara yazmayı seviyor. Soğukta avuçlarının içine hohlayarak elini ısıtmayı seviyor. Yağmuru seviyor. Yağmur sesini seviyor. Yağmurdan sonraki toprak kokusunu seviyor. Yağmura dair ne varsa seviyor. Pencereleri seviyor. Pencere kenarlarını seviyor. Pencere kenarından akıp giden hayata bakmayı seviyor. Durmayı seviyor. Beklemeyi seviyor. Kartpostalları seviyor. Mektup yazmayı seviyor. Mektup almayı seviyor. El yazısını seviyor. Hediye vermeyi seviyor. Hediye alınca mahçup olmayı seviyor. Mahçubiyetini seviyor. Eskimiş plakları, hurdaya çıkmış eşyaları, antika hüzünleri seviyor. Arnavut kaldırımlı sokakları, loş cadde ışıklarını, mazisi olan semtleri, tozlanmış şehirleri seviyor. Yıkık dökük evleri seviyor. Çok önce yitip gitmiş ve bir daha asla geri gelmeyecek olan kadim İstanbul'u seviyor. Bünyesinde elem ve yeis hissiyatı bulunduranları seviyor. Efkarlanmayı kendine bir borç bilenleri seviyor. Kederleri seviyor. Yaralanmaktan mümkün mertebe kaçmasına rağmen, yaralarını seviyor. Yaralıları seviyor. Kırmızı şarap seviyor. Sarhoşluğu seviyor. Çakır keyifliği seviyor. Nezaketi seviyor. Zarafeti seviyor. Naifliği seviyor. Trenleri seviyor. Uzakları seviyor. Diyalog şöyle bi' dursun, monoloğu seviyor. İç sesini seviyor. Diz altı etekleri seviyor. Yüzükleri seviyor. Sahibinin parmaklarına hem şehvet hem de şefkat katan ojeleri seviyor. Sebze yemeklerini seviyor. Fransız filmlerini seviyor. Sinemayı seviyor. Kitapları seviyor. Eprimiş defterleri seviyor. Edebiyatı seviyor. Felsefeyi seviyor. Klasik müzik seviyor. Klasik pop seviyor. Resim seviyor. Fotoğraf seviyor. Eski zamanlardan kalma hikayeli fotoğrafları bir başka seviyor. Sanatın hemen her dalını seviyor. Yalnızlığı seviyor. Bir başınalığı seviyor. Bir başınayken aklına türlü türlü düşünceler gelmesini seviyor. Annesini seviyor. Seviyoroğlu seviyor.

Ve bunca şeyi sevmesine karşın, muhtemelen kendisini sevgisiz buluyor. Yüreğinin yufkalığından kuşku duyuyor. Ruhunun inceliğinden ve güzelliğinden şüphe ediyor. Zaten iyi insanlar ekseriyetle iyiliği kendine konduramayanlardır. Kendinden kat'i suretle emin olamayanlardır.

Evet, o bir ruh. Onu daha iyi niteleyen, daha iyi tavsif eden başka bir sözcük daha bilmiyorum. Ruh.
Bittabi; donukluğu/bungunluğu/renksizliği imlemek için kullandığımız "ruh gibi" anlamında söylemiyorum bunu. Benim anlatmak istediğim çok daha başka bi' şey.
Hani kahrolası postmodern zamanlarda her bir şey maddeye indirgendi ya. Hani metafizik gülünç bulunup habire fizik yanlısı olundu ya. Hani mitler/meseller/masallar/ve hurafeler tamamen hayatımızdan kovulup tesirini kaybetti ya. Hani her şey akıldan, mantıktan ve bilimden ibaret ya. Hani Tanrıya değil evrene inanılıyor ya.
Hani ruhsuzluk en geçer akçe yaşama biçimi olup çıktı, artık hiç kimsede ve hiçbir şeyde bir dirhem dahi ruh kalmadı ya.
Bizzat bu hakikati dillendiriyorum, ve o bir istisna diyorum.

Nostalji düşkünü bi' istisna, elbet. Nasıl nostaljik olmasın ki!

Boğa güreşlerine bayılan İspanyol bir yazarın buyurduğu gibi nostalji bir hatadır, nostalji bir hastalıktır. Doğru. Fakat bu illete yalnızca; çağıyla ters düşenler, yaşadığı zamana aykırı gidenler, bulunduğu devirle hoşlaşmayanlar tutulur.
Yani, bir yanıyla nostalji, bir çeşit tepkidir, bir çeşit protestodur. Bugününden mutlu, yarınından umutlu değilsen, dönüp dolaşıp geçmişe gidersin. Teselliyi geçmişte ararsın. Geçmişe tutunursun. Kendine çok güzel, çok özel, püri pak bir zaman dilimi bulur, kendi gemini oraya demirlersin. Hani rahmetli Cahide Sonku, tıpır tıpır yağmur yağdığı külrengi bir akşamüzeri Çetin Altan'ı telefonla aramış, biteviye içtiği sigara ve alkol yüzünden tastamam çatallaşmış sesiyle: "Benim için akıl hastanesiyle ölümden başka bir seçenek yok galiba Çetin" demiş ya. Velhasıl nostalji naftalin kokulu bir seçenektir de aynı zamanda. Kimisi için altmışlı, yetmişli yıllardır bu seçenek, kimisi için yirmili, otuzlu yıllar, kimisi için daha da eski, daha da uzak, fersah fersah uzak zamanlar.

*

Küt kesilmiş saçlar, mürdüm eriği iriliğinde kocaman gözler, kınalı yapıncak üzümünü andıran diri dudaklar, biçimli/sevecen bir burun, ve incecik/zarif/albenili bir boyun.

Yüzünü bir fotoğrafta görmüş, epey afallamıştım. Tebessüm ediyordu. Samimi ve sahici gibiydi tebessümü. Gözleri ışıl ışıldı. Fakat fotoğrafa biraz daha bakınca. Palavra gibi geliyordu insana o tebessüm. Sanki göğüs kafesini kaplayan daimi hüzün bulutunu objektifi karşısında görünce elinin tersiyle bile isteye itmiş, yalandan bir tebessüme sığınmıştı. Dudaklarına yerleştirdiği fazlasıyla gölgeli/muallak bir gülücüktü sanki.

Diğer fotoğraflarında da bu ikilem, bu dilemma, bu zıtlık sürüyordu. Bazı fotoğraflarında aman Allah'ım nasıl da canlı, nasıl da ışıltılı, nasıl da parlaktı. Lakin bazı fotoğraflarında da aynı derecede bedbin, bedbaht, ve sisler içindeydi.

Muhtemelen çok korunaksız olduğu bir günde onulmaz bir travmaya maruz kalmıştı.
Muhtemelen bir hışım uçurumun kenarına gidip, uzun uzun aşağılara bakmıştı.
Yine muhtemelen, uçurumun kenarından geri dönmüştü. Ve uçurumun kenarından geri döndüğü için, kendini o uçurumdan aşağıya at(a)madığı için. Kendine dehşetli kızgındı, öfkeliydi, küstü.
En çok da hayatla ve dünyayla küsüşmüştü.

Fotoğraflara yansıyan malum tezatlık da bu küskünlüğün izdüşümüydü işte.
Bir yanı; "yeter üzüldüğün, yaşa artık, hayata karış, devam et" diye onu dürtüyor. Öbür yanı da; "ne yetmesi, ne devam etmesi, yaşamak senin neyine, yaşam senin neyine" gibilerinden onu çimdikliyor.

Şahsen -elbette- yaşaması taraftarıyım.

Yarası nedir, ne derinliktedir, ne çaptadır bilmiyorum. Bilemiyorum.

Tek bildiğim; Jean Seberg inceliğine, Jeanne Moreau zarafetine, Annie Girardot asaletine sahip ziyadesiyle güzel bir kadın olduğu. Ve mutlaka ama mutlaka yaşaması gerektiği.

Yusuf Atılgan eşsiz romanı Aylak Adam'ın bir yerinde, hepimizin sıska umuduna destek çıkma maksadıyla, "Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi" diyordu.

Benim de içimdeki sıkıntıyı; yeganeliği ve biricikliği çirkinliğinden ziyade güzelliğinden gelen, bedeninde sahiden bi' ruh taşıyan insanların da bu gezegende bulunma ihtimali eritiyor.

Bir süreliğine ferahlıyorum.

9 Eylül 2014 Salı

Tren yolculuğunun muazzam güzelliğine dair ses kaydı

Ben yine; berbat ve kısık ve kulak tırmalayıcı sesime aldırmadan bi' ses kaydı yaptım. Yine kelimeleri eze sürükleye bi' şeyler anlattım. Biraz uzun oldu ama. Dinleme zahmetine katlanırsınız umarım.
Zira dinlenmeye/anlaşılmaya ihtiyacım var.

Buyrunuz

14 Haziran 2014 Cumartesi

"Çok güzel ve çok acıydı, hepsi bu"

Çok sevdiğim, çok çok sevdiğim, kimi sahnelerine ölüp bittiğim, bilhassa diyalogları bıçak gibi içimi deşen, handiyse beni mahveden, ziyadesiyle buruk ve hüzünlü bir filmdir. Adı bile dokunur.
"Kırık Bir Aşk Hikayesi."

Lakin pek beğenmem. Zira Ömer Kavur sağolsun, parça parça muazzam olan bir filmi bütün olarak kötü çekmiştir. Atmosfer kurma işini doğru dürüst becerememiş, güzelim Ayvalık'ı şiirsiz bir yer olarak resmetmiş, ordan oraya sıçrayan kopuk ve eklektik ve bütünlüksüz bir esere imza atmış, ve filmdeki hemen her oyuncudan da kötü performans almıştır. Hümeyra gibi usta bir aktris film boyunca mimiksiz/donuk/kupkuru oynar mesela, Kadir İnanır her zaman olduğu gibi abartılı ve sahicilikten uzaktır, yan roller desen düpedüz berbat, hatta gülünçtür. İnsanın izlerken gözlerini tırmalar, yorar, batar tüm oyunculuklar. Koskoca filmde bir tek Halil Ergün fena oynamamıştır. Pek pek de Kamran Usluer.
Fakat buna mukabil, şaşılacak şey, bunca kusuruna/nakısasına/yamukluğuna rağmen fevkalade etkileyici ve iç sızlatıcı bir eserdir. Bunda en büyük pay sahibi de filmin senaryosunu yazan Selim İleri'dir elbet.
İncelikli ve derinlikli bir senaryonun bir filmi nasıl kurtarabileceği, nasıl unutulmaz kılabileceği mevzuunda ders vermiştir.
(Psst, laf aramızda, hiç kıymetsiz alelade bir bılogır parçası olmasaydım da şu lafları ulusal bir gazetede yahut dergide etseydim, başıma gelmeyen kalmazdı. Yiyeceğim küfürleri ise hayal dahi edemiyorum. Ömer Kavur sineması güzide memleketimizdeki güzide bir tabudur çünkü. Hakkında olumsuz konuşanı parça pinçik ederler evellallah.)

Bu çok etkileyici filmde, çok etkileyici bir karakter de vardır.
Resim öğretmeni Bedri Bey.
Çok kaşlı, çok bıyıklı, çok göbekli, yosun yeşili gözlü bir adamdır bu Bedri Bey.
Samimi ve güleçtir. İçten ve mütebessimdir. Kasaba halkının sevip saydığı, "abi" diye hitap ettikleri biridir. İnsanda güven duygusu uyandırır.
Kalender, müşfik, mutlu ve mes'ud adam ayaklarına yatmıştır seneler boyu. Halbuki kazın ayağı başkadır. Tüm o hayatından memnun halleri acıklı rol yapma çabasıdır. Pozdur. Numaradır.
Esasında mutsuz ve bedbaht bir kimsedir Bedri Bey. Karamsarlığı/bedbinliği alıp başını yürümüştür. Naçardır.
Külrengi pırıltısız bir yaşama mahkum etmiştir kendini. Rengarenk hayalleri, şırımşık düşleri, ışıltılı hülyaları yıllar içinde solmuştur. Boktan bir Anadolu kasabasının, kelek bir okulunda resim öğretmenliği yapmaktadır enikonu.
Dünyası yeknesaklıktan, monotonluktan, biteviyelikten, gri rutinlerden ibarettir.
Kısır bir döngüye girmiş, o döngüden de çıkamamıştır. Resim yapar, fakat o resimleri kimseciklere göstermez. Cesareti yoktur. Başkalarını düş kırıklığına uğratmaktan ürker.
Kızıl saçlı, örümcek gözlü, zarif boyunlu, kırılgan bir kadından, Hümeyra'dan hoşlanır. Lakin açılamaz. Hissiyatını dile getiremez. Sadece çekingen, mahçup, azıcık da keyfe keder diyaloglarla yetinir.
Günlerden bir gün de, görünürde hiçbir şey yokken, dişe dokunur bir patlama noktası mevcut değilken, doğruca külüstür teknesine gider. Denizde alabildiğine ilerler. Denizin orta yerinde de intihar eder.
Kendi yaşam ıstırabını, yaşam sancısını bitirmek istemiş, ve, bitirmiştir.

Lafın ucunu nereye getireceğim, ben resim öğretmeni Bedri Bey'i daima Kaan'a benzetmişimdir.
Daima Kaan'la özdeşleştirmişimdir.
Kaan?
Benim 10 yıllık arkadaşım. Canı gönülden sevdiğim bir ahpabım. İlk tanıştığımızda o 21 yaşında, kafayı hastalıklı biçimde sosyolojiye takmış transandantal bir sosyoloji öğrencisiydi. Ben de 17 yaşında, kafayı patolojik şekilde yazar olmaya takmış ukala bir lise öğrencisiydim. Bir ortamda tanışmış, birbirimizle de hoşlaşmamış, hatta birbirimizden gıcık kapmıştık. Bir meseleyle alakalı harlı tartışmalar tutturup, atışmıştık.
Lakin en büyük aşklar nefretle başladığı gibi, sağlam dostlukların temeli de öfkeyle atılıyor sanırım.
Akabinde iki iyi dost olduk çünkü. Kah eğlendik, kah zor zamanlarda birbirimize destek olduk.
Birlikte o kadar da çok anımız yok gerçi. Fazla görüşmezdik. Ara sıra birbirimize telefon vasıtasıyla hal hatır sorar, senede de toplasanız 5-6 kere ya buluşur ya buluşmazdık. Hala da böyle.
Hani veletlik çağlarımız boyunca pür neşe söylediğimiz bir şarkı/şiir vardı ya. "Orada, bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür, gitmesek de, görmesek de, o köy, bizim köyümüzdür."
Bu sözler bizim dostluğumuzun özeti gibidir.

*

Kaan da -tıpkı Bedri Bey gibi- esasen parlak düşlerin, sıradışı dünyaların adamıydı.
Despot tiplerin kıskaçlı mantığına, ezberlenmiş zekalarına, kanıksanmış palavralarına fitil olurdu. İfrit olurdu. Bu yüzden de akademik kariyer yapmak, sosyolojiyle ilgili cilt cilt ters köşe kitaplar yazmak, bir yandan da "hobim" diye nitelendirdiği edebiyatla uğraşmak istiyordu. Büyük bir akademisyen olmak arzusundaydı.
Ama olamadı. Kahpe felek Kaan'ı tokatladı. Erken yaşta iş hayatına katılmak mecburiyetinde kaldı. Yaşamını daralttı. Etrafındaki çember de gitgit ufalmaya, küçülmeye başladı. Onu boğdu, sıktı, yıprattı.
Yine tıpkı Bedri Bey gibi, Kaan bu hazin durumu kimseciklere çaktırmadı ama. Bol keseden espriler yapmaya, memleket meseleleriyle alakalı mutlak raconlar kesmeye, gırgır şamata varlığına devam etti. Mış gibi yaptı.
Bir yandan da kendini yok etmek için gizli gizli uğraştı. Taksit taksit yok olmaya çabaladı. Bir dönem içkiye sardı, o bar senin şu meyhane benim sabahlara kadar, zil zurna oluncaya kadar içti. Bir dönem feci yanlış insanlarla temas kurdu, felaket yanlış kadınlarla birlikte oldu. Son kertede de, mütemadiyen tüttürdüğü sigarayı iyice abarttı. Günde 3 pakete, 4 pakete çıkardı. Sigarayı içmiyor, handiyse çiğ çiğ yiyordu.
Zorun ne oğlum, biraz azalt şu mereti, biraz seyrelt denildiğinde de muzip ve kinik bir tebessüm eşliğinde "Bana bir şey olmaz" karşılığını veriyordu. "Kötüye bir şey olduğu nerede görülmüş."

Görüldü ama. Görüldü maalesef.
Birkaç ay önce kansere yakalandı. Akciğer kanseri.
Bana kanser olduğu haberini bile gayet olağan ve kafaya takmaya değmeyecek bir şeyden bahseder gibi vermişti. Sanki nezleden bahsediyordu herifçioğlu, yahut önemsiz bir baş ağrısından. Telefonda dayanamayıp fırçalamıştım. Bu kez daha beter gülmüştü. "Ulan kanser olan benim, üstüne fırça yiyen gene benim, bu nasıl iş?"

Velhasıl, kısa bir tedavi gördü. Ardından da ameliyat oldu. İyileşti çok şükür.
Hastane sürecinde de bol bol ziyaretine gittim. Bol bol sohbet edip, dertleştik. İkimizin de yılları bomboş tükettiği ve silkelenip kendimize gelmemiz hususunda mutabık kaldık.
Şayet ölmezsem, kendime verdiğim sözleri bir bir tutacağım demişti. Bu mereti de bırakacağım. Bunca yıl kendimi zehirlediğim kafi.

Dün de telefonla konuştuk. İstifa ettiği işine bir daha geri dönmeyeceğini söyledi. Kenarda üç beş birikmişim var, beni 1 seneye yakın idare eder, ben de o sürede hem zevk alarak yapacağım bir iş arar, hem de hanidir yazmayı ertelediğim kitabımı bitiririm, dedi.
İddialı da hergele. Hocası Şerif Mardin'in dahi gıptayla okuyacağı bir sosyoloji kitabı üretecekmiş.
İnanırım. Tanıdığım en kafalı, en donanımlı, en kültürlü insanlardan biridir.

Sigarayı da bırakmış sahi. Tamı tamına 51 saat 23 dakikadır içmiyormuş.

Bunları duyunca çok sevindim, çok mutlu oldum elbet.
Azıcık da hayıflandım. Benim de bir yerlerden başlamam gerek artık.
Ama nereden başlayacağımı bilmiyorum.

8 Haziran 2014 Pazar

Mezarlıkta ıslık çalmaya devam

Esasında bılogların artık büsbütün modasının geçtiğinden dem vuran, biraz ironik, azıcık sitemkar, çokça da eleştirel ve dikenli bir yazı yazmak amacındaydım. Bi' hayli yıllanmış ve yıpranmış eski bir bılogır bozuntusu olarak, buna değinmem şart diye düşünüyordum.
Bir zamanlar yüz metre rekortmeni Jamaikalı bir atletin kalbi gibi son sürat çarpan bir mecranın, gitgit tık nefes yaşaması, güç bela soluk alması, sürekli ve habire ve mütemadiyen kalp masajlarına gereksinim duyması filan. Üzücü. İnsan burkuluyor.
Tamam, daha evvel de suya yazıyorduk zaten. Bir kitaba girip kazınmadığı müddetçe, başyapıt yazsan nafiledir, yok olmaya, günden güne tesirini yitirmeye mahkumdur ya yazdıkların. Biz de tırışkadan nağmeler tadında çiziktiriyorduk işte. Mala davara faydamız yoktu. Kendimiz çalıp kendimiz oynuyorduk. Stendhal'ın kulakları çınlasın, mutlu yahut mutsuz azınlıklara seslenip, ekseriyetle havamızı alıyorduk. Bunu biliyorum.
Lakin bir müddettir suya dahi yazmıyoruz yahu. Düpedüz boşluğa karalıyoruz. Boşlukla iletişim kuruyoruz. Boşluğa savuruyoruz cümlelerimizi. Evrende üç saniye yer işgal ediyorsa ediyordur bunca metnimiz. Fazlası namümkün.
Artık kendimize itiraf etmemizin vakti geldi çattı. Bıloglar epeydir ölü mekanlar, hanidir birer hayalet şehirler, ve bizim yaptığımız da akıntıya karşı beyhude kürek çekme gayretkeşliğinden başka bir halt değil.
Tivitır icat oldu mertlik bozuldu. “Kimsenin durup da ince şeyleri anlamaya vakti olmadığı” gibi, durup anlamlı bi’ şeyler yazmaya da vakti yok. Okumaya da. Kimi zaman 140 karakteri bile zor derleştiren, 140 karakteri bile okumaya üşenen tiplerden geçilmiyor etraf. Kuşatıldık.
Bittabi durmamıza katiyen izin vermeyen, bizden paso devinim talep eden, kofluğa/içi boşluğa/zırvalığa prim tanıyan post modern zamanların manasız çiğliği üzerine bir varil dolusu saydırabilirim. Meseleyi sürüye çekiştire sakız misali uzatıp, devasa bir taşlama döşenebilirim.
De, ne lüzum var. Sükunet gevezelikten daha kıymetli. Sessizlik gürültüden daha değerli.
Keşke hep sussak. Keşke sözcüklere bir gereksinimimiz olmasa. Keşke diyaloğa hiç ihtiyaç duymasak.
Monolog en güzeli.
Hem kelimeler birer külfet. Yük. Angarya. Ne vakit siyah beyaz sessiz film izlesem hafiflerim mesela. Zannetmiyorum bu bir tesadüf olsun.

Velhasıl, şu saatten sonra bılog yazmanın mezarlıkta ıslık çalmaktan farksız olduğunun ayırdındayım.
Fakat şahsen o ıslığı kah neşeli neşeli, kah hüzünlü hüzünlü, çalmaya devam edeceğim.
Size de -naçizane- aynı tavrı öneririm.
Bırakmayalım bence buraları.


Dipnot:
Şöyle bir baktım da, mutlaka yazacağım diye not aldığım mevzular 200'ü aşmış.
Ve bu korkunç rakam bana o denli ürkütücü geliyor ki, ne zaman yazı yazmak için bilgisayarın başına otursam. Gerisin geri kaçıyorum. Zira "hangi birini yazacağım, hangi birini yetiştireceğim, hangi birinden başlayacağım" endişesi tüketiyor beni. Aynı zamanda da yazmadıkça alayı içime dert oluyor. Sıkıntı veriyor.
Okyanuslarca su içip de işememiş gibi hissediyorum kendimi.  Bu yüzden yazmaya başlamam elzem.
En azından haftada bir yazsam, baya bir rahatlayacağım. Niyetim de bu ama. Bakalım.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Yazı yazmaya duyulan ölümcül üşengeçlik bahanesiyle dandik tivitır hesabından araklanıp buraya iliştirilmiş epey lüzumsuz ve bedbin ve bölük pörçük yazı

- İnsanları küçümsemede ve etiketlemede bu denli çabuk olmanız bence hakiki bi' zavallılık.
Gerçi ilgi çekici birini değerli birine tercih eden tiplersiniz, sizden fazlasını beklemek size yapılmış bi' haksızlık. Önyargılarınızı ve peşinhükümlerinizi maazallah biri elinizden alsa nefes almayı bile beceremezsiniz lan siz. Düşünce sizin neyinize!
İstiklal mahkemelerinde önüne geleni asan ruh hastası yargıçlar bile sizin kadar iştahla insanları yargılamıyordu. Bi' koşu ölsenize. Lütfen.

- Arkadaşlar rica edicem, sahte nezaketinizi ve palavra samimiyetinizi benden uzak tutun. Yavşaklık kanınıza işlemiş ben sizi çekemem.
Hayır ben soğuk ve mesafeli değilim, sen yapmacık ve dangalaksın sorun sende.
Hayır ben kibirli ve kalp kırıcı değilim, sen yüzsüz ve arsızsın sorun sende.
İnsan ırkıyla alıp veremediğim çok şey var.

- Geçmiş hiçbir zaman geçmiyor.
Geçmiş halen kabuk tutmamış bi' yara.
Geçmişe dair en güzel hatıraların bile seni esasen burktuğunu ve üzdüğünü fark ediyorsun ya. Atla, atla, atla. Şimdiki zaman da muhteşem bi' palavra tabi.
Anı yaşamak kadar kof ve içi boş bi' kavram daha duymadım. Ama başka türlü de ifade edilmiyor ki meret. Gelecek ya hiçbir zaman gelmiyor, ya da en umulmadık zamanda gelip adamı perişan ediyor. Gelecek zaman tamamen güvenilmez bi' kurum.

- Kaybetmeden ve yitirmeden hiçbir şeyin değerini bilmiyoruz ya. Başımıza gelen her musibeti hak ediyoruz aslında.
Biz aslında yitirdiklerimizden ibaretiz. Yitirdiklerimiz kadarız. Fazlası değil.
Mona Lisa tablosu bile müzeden çalınana kadar kimsenin önemsemediği alelade bir eserdi. Ne zaman ki hırsızın biri çaldı, ve dünya ayağa kalktı. Ne acayip.
Mona Lisa çalınana kadar onun varlığından bihaber olanlar, çalındıktan sonra ondan geriye kalan boşluğu görmek için Louvre'a akın etmişler.
İnsanoğlu aptal bi' varlık. Hepimiz güle oynaya bi' şeyleri yitirip, sonra da o yitirdiğimiz şeylerden geriye kalan boşluğu izliyoruz. O boşlukta ömrümüzü tüketiyoruz.
Bir gün yitirdiğimiz şeylerin içimizde bıraktığı boşluğun korkunç uğultusu yüzünden hepimiz sağır olacağız.

- Hayatın her şeye rağmen devam etmesi çok çirkin.
Bu dünyaya dair hiçbir umut beslemiyorum.
Kendi hayatıma dair hiçbir ümit taşımıyorum.
İnsanoğlu unutkan bir varlık. Ve bunca unutuluş benim ciğerimi deliyor.
Unuta unuta yaşıyoruz. Daha nereye kadar unutacağız?
Unutunca kalbiniz filan kurumuyor sizin. Zaten bir kalbiniz olduğundan da kuşkuluyum.
"Bu cesetlerin göğsünde bir kalp çarpmıyor" demişti Cemil Meriç.
Birbirimizi unuta unuta mahvoluyoruz anlamıyor musunuz?
Askerliğimi Kıbrıs'ta yaptım, ve savaş zamanı öldürülüp cesedi çöp bidonuna atılmış birinin evinin dibinde nöbet tutuyordum. Evin duvarında kargacık burgacık harflerle Rumca "bu aptal savaşta ölürsem beni kim hatırlayacak" yazıyordu. Okuyunca o kadar üzülmüştüm ki bir hafta gözüme uyku girmemişti.
Bakalım biz ölünce bizi kim hatırlayacak? Elbette hiç kimse.
En dehşetli acıların bile çarçabuk unutulabildiği bir gezegende soluk almak beni ziyadesiyle ürkütüyor.

- Uzaklara gitmek de o kadar uzak bir ihtimal ki.
Hem uzaklar da bu korkunç dünyaya dahil işte.

- Kendimden usandım.
Beden dediğimiz bu ufacık ruh hapishanesinde bi' ömür çürüme fikri, açıkçası beni baya ürkütüyor.
Adını an itibariyle anımsayamadığım yazarın teki; "bedenlerimiz valiz gibi, içlerinde ruhlarımızı dolaştırıyoruz" demişti. Haklıydı.
Bedenlerimiz valiz gibi eyvallah da. O valiz gittikçe ağırlaşıyor. Sorun bu. Ve ben bu sorunla nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum.
Hayatımın pek trajik özeti; ağırlaşmak.
Anlık mutluluklar ve kısacık sevinç kıvılcımları sayesinde bazen hafifliyorum tabi. Onun haricinde habire ağırlaştığımı hissediyorum.
Hayat içler acısı bi' yük. Ve bu yükü bir ömür kaldıracak olmak beni perişan ediyor.

- Bu denli huzursuz, karamsar ve tedirgin bi insansam bunda Türkiye'nin payı çok büyük.
Bir gün delirirsem elbette sebebi zavallı kişisel dertlerim değil, Türkiye olacak.
Türkiye'den başka bir yerde de yaşayamam bakın. Türkçe'siz yaşayamam.
Sevinçlerimizden ziyade habire nefretlerimizden bahsediyorsak sorumlusu Türkiye'dir arkadaşlar. Hiç boşuna suçlu aramayın.
O zaman, tekrar çal Tanpınar üstadımızın halimizi özetleyen meşhur lafını piyanist: "Türkiye, evlatlarının, kendisinden başka hiçbir şeyle meşgul olmasına izin vermiyor."

- İnsanların vurdumduymazlığı bazen ziyadesiyle canımı sıkıyor.
İnsan can sıkıcı bi' mahluk. Tam bir ziyan.
Koskoca Niçe bile becerememiş, balataları toptan sıyırmış bu gezegende. Ben nasıl beceriyim?
Bu sefil dünyada püri pak mutlu olabilen bütün insanların salak ve vicdansız olduğunu düşünüyorum.
Vicdansız salaklık, biraz da 21. yüzyılın özeti gibi.
Bu yüzyılın, vicdansızlar ve salakların elinde mahvolacağını bilmek için kahin olmaya gerek yok. Hello Nostradamus^^
Dünya zaten mahvolmuş bi' yer de.
Bu planetin dipsizce umutsuz vaziyetini beş tane Schopenhauer gelse anlatamaz.
Şayet arzu ederseniz ben size tek kelimeyle özetleyebilirim ama; bencillik.
Bencilliğin olduğu yerde umut barınamaz arkadaşlar. Bunca bencil olmak yerine azıcık daha merhametli olmayı başarabilseydik dünyanın her köşesi vişne bahçesi gibi şahane bi' yerdi.

- Bu devirde yaratıcılık da yalan.
Üretmek hepten yalan.
Üretirken bile tüketiyoruz aslında. Daha evvel tükettiklerimizi geri kusuyoruz. Tepeden tırnağa nahoş bi' palavrayız.

- Seneler sonra -yeniden- Safiye Erol okuyayım dedim de, aklım uçtu. O denli muazzam ve incelikli bi' yazar ki anlatamıyorum.
Bilhassa Kadıköyü'nün Romanı olağanüstü. Bir semtin handiyse roman kahramanı gibi bu ölçü kusursuzca kullanılması. Zevkten eridim okurken.
Tanpınar nefis eseri Huzur'u yazarken Safiye Hanım'ın Ülker Fırtınası romanından baya bi' esinlenmiş mesela. Ah Safiye Erol!
Bittabi koca ülkede Safiye Erol'un değerini bir tek Selim İleri ve Murat Belge'nin bilmesi de büyük ayıp ve hatta skandal.
Kadri kıymeti zerre bilinmemiş o kadar şahane yazarlarımız var ki.

- Çanakkale'deki küçük kuzenim anzakların mezarına çiçek bıraktı diye arkasından bi' grup insan müsveddesi cık cıklamış bugün. Allah belanızı versin ya!
İşgalci askerlere karşı bu hatırşinaslık çok saçmaymış. İşgalci askeri, ha? Orda yatan insan lan, insan.
Rezil devletlerinin rezil politikaları yüzünden yurtlarından çok çok uzaklarda ölmüş kadersiz insanlara bakışınızdaki pislikte boğulun ya.
Ayrıca faşist gerizekalılar. Bizim kadim devletimizin askerleri de 700 yıl boyunca bir yerlerde işgalci konumundaydı. O n'oluyor?
Lan biz Kore'ye asker yollamış, 718 insanı orada kaybetmiş milletiz. Koreliler de bizimkilerin mezarına işesin o zaman. Bu mu lan mantığınız?
Tabi canım, pis işgalci askerlerin pis mezarlarına çiçek bırakılmaz, en iyi ihtimalle tükürülür di mi? Asıl sizin suratınıza tükürmek lazım.
Ya ben sizin kötü kalpliliğiniz ve faşistliğiniz karşısında şaşırmaktan bıktım, ama siz şaşırtmaktan bir bıkmadınız kahretsin.

- Ulan biz "6 yaşındaki kız çocuğu işkenceyle öldürüldü" haberine 3 dakika üzülüp hayatına kaldığı yerden devam eden yaratıklarız. İçimiz ölü.

- Sene 2014 oldu halen daha "türk edebiyatı çok banal:(" kafasında tipler var. Yazık kere yazık.
Türk edebiyatını boktan Yeşilçam sinemasıyla bir tutmak için Everest'e ulaşmış bir cehalet gerek. Aşağısı milim kurtarmaz.
Bi' de en ucuzundan ve sefilinden ve acıklısından oryantalizm tabi. Türk edebiyatını toptan reddetmek rezil bi' oryantalizm.
Lan şu ülkedeki sürü sepet vasatlıkla yıllar yılıdır kendi çapında savaşan bi' herifim. Lakin gururla söylüyorum. Türk edebiyatı enfestir.
Batıyla her şekilde en kral biçimde aşık atacak bir edebiyata sahibiz. Gidin azıcık Refik Halid, Abdülhak Şinasi, Tanpınar filan okuyun ya.
Bir insanın ciddi ciddi "türk edebiyatı çok kötüü:(" geyiği yapması için 13 yaşını aşmamış olması gerek. Aştıysa durum vahim.
Türk edebiyatını sevmemek demek, Türkiye'nin ruhuna, hatta kendi ruhuna bi' ömür yabancı kalmak demek. Kapiş?
Bi' de bu ülkede 100 yıllık bir geçmişe sahip "edebiyatımız çok banal:(" gülünç oryantalizmini yeni bir fikir sanıyosunuz ya. Harbiden çok acınası.
"Ayy türk edebiyatı çoğ basit yaa halbusi coys negzel" düzeyindeki cümleleriniz eleştiri değil bu arada. Eleştiri çok başka ve saygın bi' kurum.
Sizin ölümüne klişe olan kelek cümlelerinizi müthiş eleştiri sanmanızı eleştiri kelimesi duysa. Vallahi billahi bunalıma girip intihar eder.
Olanca cehaletiniz ve budalalığınız ve farklı olma iştahınızla bütün değerli kavramların ve kelimelerin içini boşalttınız. Berbatsınız!
Daha doğru dürüst Türkçe konuşmayı ve yazmayı beceremeyen şahısların Türk edebiyatıyla alakalı görüş belirtmesi de sağlam kara mizah tabi.
Arkadaşın kelime haznesi 500 kelimeyle sınırlı ama sorduğunuzda Türk edebiyatını beğenmiyor hatta kendince aşağılıyor filan. Ahah.

- Can sıkıntısının insanı öldürememesi üzücü.
Şayet can sıkıntısından ölünebilseydi, bugünkü 7. ölümüm az evvel gerçekleşmişti.
Rahmetli babaannem olsaydı, "madem canın sıkılıyo aç bi pencere evladım" derdi. İçimin pencereleri öyle bir kapalı ki.

- Köşeye sıkışmışlık hissi berbat bi' his.
Bu şehirler, bu evler, bu yaşamlar, bu insanlar, bu palavralar tüketiyor beni.
Geçmeyeceğini bilmemize rağmen neden devam ediyoruz?
Devam etme saplantımız çok patetik.

- Vasat zevkleriniz, ortalama beğenileriniz ve epey yaldızlı cehaletinizle bunca büyük egolara sahip olmanız yeminle çok acıklı.
Kendinden bi' gıdım olsun kuşku duymayan, habire egosuna gözü gibi bakan, pek özgüvenli tiplerden lütfen uzak durunuz.
İçlerinde öyle uçsuz bucaksız devasa bi' boşluk var ki. Aptal egolarıyla o boşluğu doldurabileceklerini sanıyorlar. Ne hazin.
Ulan koskoca Tolstoy bile yazdığı romanların çoğunu beğenmez, paso kendini didikleyip dururdu. Siz nasıl kendinizden bunca eminsiniz aklım almıyor.
Özgüven iyi bi' şey değil arkadaşlar.
Kibir korkunç bi' zaaf.
Kompleksleriniz paçalarınızdan akıyor ama hala caka satma peşindesiniz. Cafcaflı ve göz alıcı ambalajlarınız içinizin çirkinliğini gizleyemez ki!

- Siyaset o kadar vasat ve kasvetli bi' kurum ki onla bu kadar ilgilenmenizi zerre yadırgamıyorum.
Oğlum sizin ruhunuz vasat. Tabi ki siyasetle yatıp kalkacaksınız. Roland Barthes okuyup Osman Hamdi tartışacak haliniz yok ya.
Osman Hamdi kötü bi' ressamdır bu arada. Onun resimlerine trilyonlar bayılan burjuvazimizin cehaleti ve zevksizliği kalp ben.
Türk burjuvazisi yarı cahil zengin kırolar olmaktan öteye ne zaman geçecek?

- 500 küsur kişiyi takip ettiğime aldanmayın. Çoğunuz saniye harcamaya bile değmezsiniz.
Sosyolojik bi' refleks benimki. Sosyal medyasız soluk alamayan tiplerin güncele dair nabzını tutmak için işte. Yoksa bayıldığımdan değil.
Keşke siz de zerre alakanız olmayan mahallelere, katiyyen anlamadığınız insanlara arada temas etseniz.
Koca bi' ülkeyi salt kendi mahallenizden ve kendi çevrenizden ibaret sanıp sonra "ak parti nasıl %50?" diye şaşırıyosunuz. Vallahi salaksınız.
Arkadaşlar sosyoloji diye bi' bilim dalı var inanır mısınız her eve lazım. Siz de ara sıra kullansanız da bu kadar gülünç olmasanız?
Boş verin ya. Daha düne kadar işçi sınıfının olmadığı bi' toplumda komünist devrime falan inanıyordunuz. Size laf mı anlatılır.
Bu ülkede batılı anlamda bi' burjuvazi de yoktur bu arada. Bizimkiler yarı aydın hırt beyaz türklükten öteye gidemedi maalesef.
Zengin olduğunuz ya da beyaz türk olduğunuz için değil, bu kadar çapsız ve budala olduğunuz için nefrete layıksınız türk zenginleri.
Abi hangi aklı başında burjuvazi gidip de on yıllarca bürokrasiyle işbirliği yapar alla haşkına. Siz sopalık aptallarsınız.
Liberal demokrasinin oturmasını ve her şartta sınırsız özgürlüğü kovalamanız gerekirken yaptıklarınız düpedüz ahmaklık.
Türk burjuvazisi, sizden burjuvazi olmamış evladım. Otur sıfır!
Ak parti adlı berbat iktidarın ürettiği anadolu burjuvazisi de en az istanbul burjuvazisi kadar kadük ve güdük laf aramızda.

- Yazmadıklarım yazdıklarımdan o kadar fazla ki. Kendimi bir okyanus dolusu su içip de işememiş gibi hissediyorum.
Az evvel baktım da muhakkak yazıcam diye not aldığım mevzular 200'ü aşmış. Üşengeçlik ve dahi tembellik zor zanaat.
Zamanında en çok Nobel alamayan Türk yazarı diye Yaşar Kemal'le dalga geçilirdi. Ben de en çok roman yaz(a)mayan Türk yazarıyım sanırım.
Haha. Gıcık bi' istihza tabi bu. Yazar mazar değilim. Kabiliyetim ve muhayyilem çok kısır ve kısıtlı maalesef. Tasarılarımı gerçekleştirecek hünere sahip değilim.
Yaşar Kemal demişken. Kuşlar da gitti gerçek bi' şaheserdir. Of. Gece yatmadan okuyayım bari. Heyecanlandım.
Cemil Meriç fazla ümmi bulur ve Orhan Kemal'i tercih ederim derdi ama. Şahsen Yaşar Kemal'in muazzam ve harikulade bi' yazar olduğunu düşünüyorum.
Gerçi benim edebiyatla alakalı görüşlerim kimin umurunda yahu. Uzun bi' müddettir ben bile kendimi ciddiye almıyorum.

22 Nisan 2014 Salı

Eprimek

Pek aziz bir dostuma aman da aman nasıl da keyifli ve neşeli ve sıhhatli olduğumu belli etme maksatlı art arda komik şeyler anlatmasaydım. Birlikte uzaktan bakınca gıcık yakından bakınca sevimli görünen birer kahkaha makinasına dönüşmeseydik. Sahici bir tebessümle yalandan bir kahkaha arasında çok acıklı ve de çok buruk farklar bulunmasaydı. Kahkaha atarken bir yandan daha ne kadar dibe batabilirim diye düşünmeseydim. Aynı anda taban tabana zıt envai çeşit mevzuu düşünme yeteneğime sövmeseydim. Kendimi hiçbir yere ait hissetmezken bu dünyada neden hala ısrarla bulunduğuma dair sağlam gerekçelerim olmasaydı. Şu sersem gezegende Aylak Adam C.'den yahut Camus'nun Bay Mersault'sundan binbeter pespaye bi' yabancılık çekerken inatla sosyalleşmeye çabalamasaydım. Kalabalıklar içindeki yalnız adam klişe imgesine gönül indirmeseydim. Başkalarının yanındayken kendimi daha fazla/daha aşırı/daha ölçüsüz bir biçimde yalnız hissetmeseydim. Dışarıdayken yakama sarılan şiirsiz yalnızlık gitgit katlanılmaz boyutlara ulaşmasaydı. İç dünyamın bombokluğu beni dış dünyaya ilişmeye son sürat itmeseydi. Yalnızlık kıymık kıymık ruhuma batmasaydı. Caddede tedirgin ve dimdik yürürken ve ayyaşın teki benden sigara isterken sigara içmediğime hayıflanmasaydım. Eve vardığımda Orhan Pamuk'un en boktan romanı Masumiyet Müzesi'ne dadanmasaydım. O kelek romanın muhteşem başlangıç cümlesi kimbilir kaçıncı defa içimi deşmeseydi. "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum" cümlesi bana bunca dokunmasaydı. Hayatımın en mutlu anı hangisiydi amacıyla hafızamı şöyle bir yokladığımda zihnimde koca bir boşluk belirmeseydi. O boşluğun korkunç uğultusunun bir gün kulaklarımı sağır edeceği bilgisi beni perişan etmeseydi. Bildiğim şeyleri bilmediğim şeylere habire tercih etme mecburiyetinde kalmasaydım. Gecenin bir yarısı en fiyakalı kaybeden Cassavetes abimizin en kalp kırıcı filmi Aşk Irmakları'nı -yıllar sonra yeniden- izlemeseydim. Kalbimin bir lades kemiği gibi çıt diye kırıldığını bizzat duymasaydım. Sinema sanatı bazen düşüncesiz ve vurdumduymaz ve bencil bir sevgili kadar kalbimi kırmasaydı. Kendi vaziyetim yeterince hüzünlü değilmiş gibi Gena Rowlands'ın haline en bi' bağrımdan üzülmeseydim. "Hayat bir dizi intiharlar, boşanmalar, tutulmayan sözler, içine edilmiş çocuklar ve bir sürü şeyden ibaret" repliği beynimin içinde işgal kuvvetleri marşı gibi bangır bangır yankılanmasaydı. Çocukcağız "Senden nefret ediyorum!" dediğinde adam "Bu çok normal, ben senin babanım" demeseydi. Babalar ve çocukları meselesinin derinliğine mi yoksa arap saçı hüvviyetine mi takılmam gerektiği konusunda kafam karışmasaydı. Babamla aramda asla çözülmeyecek meseleleri asla çözmeye çalışmasaydım. Yatmadan evvel bu aptal ve salak ve saçma ve toptan lüzumsuz metni yazmasaydım. Uykumda bile huzur bulamayışımın huzursuzluğun ta kendisi olduğuna kanaat getirmeseydim. Rüyamda dahi "ben iyi değilim hiç iyi değilim beni iyi eder misiniz" diye kapı kapı dolaştığımı ve bundan çok utandığımı görmeseydim. Şifasız bir derde derman arama işgüzarlığının sakil gülünçlüğü erimiş bir naylon gibi içime damlamasaydı. Bütün bir gün o mahur beste adlı parçayı defaatle dinlemeseydim. O mahur beste çalmasaydı Müjgan'la ben ağlaşmasaydık. Ahmet Kaya bu parçayı bu kadar içli söylemeseydi. Attila İlhan sisler bulvarını ve fatih'te çalan yoksul gramofonu ve inge bruckhart'ı ve alkazar sinemasında yirmibir buçukta kötü seyirciyi de yanına alıp gitmeseydi. Ahmet Hamdi Tanpınar mahur beste isimli romanında: "Yüzüme bak ve şark'ı iyi gör. Benim yüzüm, senin yüzün, babalarımızın yüzü; yani hayatları olmayanların yüzü" buyurmasaydı. Serbest çağrışım denen zibidi bana mütemadiyen hatırlamamam gereken sözleri hatırlatmasaydı.

Anlatamıyorum tabi. Anlatamıyorum işte. En az Sevim Burak kadar anlaşılmaz ve yalnızım.


"O YOSUNLAR ARASINA YASLANMIŞ KALBİNİ GÖRELİM, ORAYA NE MOLOZLAR TAKILMIŞ, NE MİDYELER, NE YILANLAR SARILMIŞ, BÜYÜK KALBİNİZİ GÖRELİM, DURMADAN KONUŞUYOR. TOPLANIN, EPİKRİZ KAĞIDI OLANLAR,CAN ÇEKİŞMENİN OLMADIĞINI GÖSTEREN HASTALIK, YOLDA DÜŞENLER, KALKIN, HANGİ İŞE ÇALIŞTINIZ BAKALIM, YER ALTINDA MI ÇALIŞTINIZ (İŞİME SON VERİLDİ), VERİLSİN, VERİLMESİN, SİZ YAPTINIZ, SİZ YAPTINIZ, ADINIZ NE, İLK SİGARAYI SİZE KİM VERDİ, HER YENİ SORU YORGUNLUĞU ARTTIRIYOR, TOPLANIN (KOĞUŞLARDA), KIMILDAMAYIN, HERKES KIMILDIYOR (KOĞUŞLARDA), HERKES DÜŞÜNÜYOR, TOPLANIN, ZEMİN KATTA, HERKES BU ÇAĞRIYA UYUYOR, ÇÜNKÜ KURAL BU, UMUTSUZ İNSANLAR, BU KURALDAN AYRILMIYORLAR, AMA. AMA O GÖLGE KİM, BENZETİLEN NE, BİRBİRLERİNİN BEDENLERİ ÜZERİNDE, SON BİR MUTLULUĞU ELE GEÇİRMEK İÇİN, ÇARESİZ, UMDUĞUNU BULAMAMIŞ, EŞİNİYORLAR, BİR ŞEY ARIYORLAR, KİM BUNLAR, NE ONLAR, ONLAR."


"İyi çocuktur Yakub. Oysa ben iyi bir adam olamam. Kendimi sevmiyorum. Başka türlü yaratılmayı, ne kadar isterdim, şu kalem şefi gibi olmayı. Kolalı yakalar takıp, ütülü pantolonlar giyip, her filmin ilk gecesine gitmeyi ve ertesi gün şirkette “fevkalade hissi bir film” diye asıp kesmeyi. Ya da bir sinek olsaydım. Bütün ötekiler gibi bir sinek. Ufak tefek sıkıntılarına rağmen herkes mutlu oldukça ben de mutlu olacaktım. Herkes nasıl mutlu olur? Laf mı bu! Mutlu olmak yakınmakla yetinmesini bilmek demektir. Kalem şefi her gece böyle yakınır ve ertesi sabah mutlu uyanır. Ben bunu bir türlü öğrenemedim. Belki öğrensem içim rahat edecek. Fakat nasıl öğrenmeli? Ne türlü? Bazı bazı her genç adam gibi bir ev bir kadın bir çocuk hülyasına kapılıyorum. Bütün öbür sinekler gibi bir sinek olmak hülyasına. Ve neden hep bu bir rüya olarak kalıyor?"

19 Nisan 2014 Cumartesi

Beşir Güner'i özlemişim.

Can sıkıntısı denen meretle koyun koyuna yaşadığım, çocuklukla ergenlik arasında hunharca sıkışıp kaldığım, o pek kabuslu pek keyifsiz ortaokul günlerimin bizzat kurtarıcısıydı Beşir Güner.
Seneler sonra yeniden okumaya başladım, ve yine Beşir Güner'de kendimi buldum.
Kaybolmuş Günler, hiç abartısız söylüyorum, Türk edebiyatının Gönülçelen'idir, Çavdar Tarlasında Çocuklar'ıdır. Lakin gel gelelim, o kadar az kıymeti bilinmiş ki. Hoş, Türkçenin en kral yazarı Refik Halid'in dahi okunmadığı, geçmişi -handiyse- Proust kadar muazzam yazan Abdülhak Şinasi'nin bile adının bilinmediği, mütemadiyen kof ve içi boş eserlerin takdir gördüğü pespaye bir zaman diliminde yaşıyoruz. Benimki de laf yani.
Böyle bir devirde kim Mustafa Miyasoğlu'na dönüp de bakar yahu!