22 Nisan 2014 Salı

Eprimek

Pek aziz bir dostuma aman da aman nasıl da keyifli ve neşeli ve sıhhatli olduğumu belli etme maksatlı art arda komik şeyler anlatmasaydım. Birlikte uzaktan bakınca gıcık yakından bakınca sevimli görünen birer kahkaha makinasına dönüşmeseydik. Sahici bir tebessümle yalandan bir kahkaha arasında çok acıklı ve de çok buruk farklar bulunmasaydı. Kahkaha atarken bir yandan daha ne kadar dibe batabilirim diye düşünmeseydim. Aynı anda taban tabana zıt envai çeşit mevzuu düşünme yeteneğime sövmeseydim. Kendimi hiçbir yere ait hissetmezken bu dünyada neden hala ısrarla bulunduğuma dair sağlam gerekçelerim olmasaydı. Şu sersem gezegende Aylak Adam C.'den yahut Camus'nun Bay Mersault'sundan binbeter pespaye bi' yabancılık çekerken inatla sosyalleşmeye çabalamasaydım. Kalabalıklar içindeki yalnız adam klişe imgesine gönül indirmeseydim. Başkalarının yanındayken kendimi daha fazla/daha aşırı/daha ölçüsüz bir biçimde yalnız hissetmeseydim. Dışarıdayken yakama sarılan şiirsiz yalnızlık gitgit katlanılmaz boyutlara ulaşmasaydı. İç dünyamın bombokluğu beni dış dünyaya ilişmeye son sürat itmeseydi. Yalnızlık kıymık kıymık ruhuma batmasaydı. Caddede tedirgin ve dimdik yürürken ve ayyaşın teki benden sigara isterken sigara içmediğime hayıflanmasaydım. Eve vardığımda Orhan Pamuk'un en boktan romanı Masumiyet Müzesi'ne dadanmasaydım. O kelek romanın muhteşem başlangıç cümlesi kimbilir kaçıncı defa içimi deşmeseydi. "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum" cümlesi bana bunca dokunmasaydı. Hayatımın en mutlu anı hangisiydi amacıyla hafızamı şöyle bir yokladığımda zihnimde koca bir boşluk belirmeseydi. O boşluğun korkunç uğultusunun bir gün kulaklarımı sağır edeceği bilgisi beni perişan etmeseydi. Bildiğim şeyleri bilmediğim şeylere habire tercih etme mecburiyetinde kalmasaydım. Gecenin bir yarısı en fiyakalı kaybeden Cassavetes abimizin en kalp kırıcı filmi Aşk Irmakları'nı -yıllar sonra yeniden- izlemeseydim. Kalbimin bir lades kemiği gibi çıt diye kırıldığını bizzat duymasaydım. Sinema sanatı bazen düşüncesiz ve vurdumduymaz ve bencil bir sevgili kadar kalbimi kırmasaydı. Kendi vaziyetim yeterince hüzünlü değilmiş gibi Gena Rowlands'ın haline en bi' bağrımdan üzülmeseydim. "Hayat bir dizi intiharlar, boşanmalar, tutulmayan sözler, içine edilmiş çocuklar ve bir sürü şeyden ibaret" repliği beynimin içinde işgal kuvvetleri marşı gibi bangır bangır yankılanmasaydı. Çocukcağız "Senden nefret ediyorum!" dediğinde adam "Bu çok normal, ben senin babanım" demeseydi. Babalar ve çocukları meselesinin derinliğine mi yoksa arap saçı hüvviyetine mi takılmam gerektiği konusunda kafam karışmasaydı. Babamla aramda asla çözülmeyecek meseleleri asla çözmeye çalışmasaydım. Yatmadan evvel bu aptal ve salak ve saçma ve toptan lüzumsuz metni yazmasaydım. Uykumda bile huzur bulamayışımın huzursuzluğun ta kendisi olduğuna kanaat getirmeseydim. Rüyamda dahi "ben iyi değilim hiç iyi değilim beni iyi eder misiniz" diye kapı kapı dolaştığımı ve bundan çok utandığımı görmeseydim. Şifasız bir derde derman arama işgüzarlığının sakil gülünçlüğü erimiş bir naylon gibi içime damlamasaydı. Bütün bir gün o mahur beste adlı parçayı defaatle dinlemeseydim. O mahur beste çalmasaydı Müjgan'la ben ağlaşmasaydık. Ahmet Kaya bu parçayı bu kadar içli söylemeseydi. Attila İlhan sisler bulvarını ve fatih'te çalan yoksul gramofonu ve inge bruckhart'ı ve alkazar sinemasında yirmibir buçukta kötü seyirciyi de yanına alıp gitmeseydi. Ahmet Hamdi Tanpınar mahur beste isimli romanında: "Yüzüme bak ve şark'ı iyi gör. Benim yüzüm, senin yüzün, babalarımızın yüzü; yani hayatları olmayanların yüzü" buyurmasaydı. Serbest çağrışım denen zibidi bana mütemadiyen hatırlamamam gereken sözleri hatırlatmasaydı.

Anlatamıyorum tabi. Anlatamıyorum işte. En az Sevim Burak kadar anlaşılmaz ve yalnızım.


"O YOSUNLAR ARASINA YASLANMIŞ KALBİNİ GÖRELİM, ORAYA NE MOLOZLAR TAKILMIŞ, NE MİDYELER, NE YILANLAR SARILMIŞ, BÜYÜK KALBİNİZİ GÖRELİM, DURMADAN KONUŞUYOR. TOPLANIN, EPİKRİZ KAĞIDI OLANLAR,CAN ÇEKİŞMENİN OLMADIĞINI GÖSTEREN HASTALIK, YOLDA DÜŞENLER, KALKIN, HANGİ İŞE ÇALIŞTINIZ BAKALIM, YER ALTINDA MI ÇALIŞTINIZ (İŞİME SON VERİLDİ), VERİLSİN, VERİLMESİN, SİZ YAPTINIZ, SİZ YAPTINIZ, ADINIZ NE, İLK SİGARAYI SİZE KİM VERDİ, HER YENİ SORU YORGUNLUĞU ARTTIRIYOR, TOPLANIN (KOĞUŞLARDA), KIMILDAMAYIN, HERKES KIMILDIYOR (KOĞUŞLARDA), HERKES DÜŞÜNÜYOR, TOPLANIN, ZEMİN KATTA, HERKES BU ÇAĞRIYA UYUYOR, ÇÜNKÜ KURAL BU, UMUTSUZ İNSANLAR, BU KURALDAN AYRILMIYORLAR, AMA. AMA O GÖLGE KİM, BENZETİLEN NE, BİRBİRLERİNİN BEDENLERİ ÜZERİNDE, SON BİR MUTLULUĞU ELE GEÇİRMEK İÇİN, ÇARESİZ, UMDUĞUNU BULAMAMIŞ, EŞİNİYORLAR, BİR ŞEY ARIYORLAR, KİM BUNLAR, NE ONLAR, ONLAR."


"İyi çocuktur Yakub. Oysa ben iyi bir adam olamam. Kendimi sevmiyorum. Başka türlü yaratılmayı, ne kadar isterdim, şu kalem şefi gibi olmayı. Kolalı yakalar takıp, ütülü pantolonlar giyip, her filmin ilk gecesine gitmeyi ve ertesi gün şirkette “fevkalade hissi bir film” diye asıp kesmeyi. Ya da bir sinek olsaydım. Bütün ötekiler gibi bir sinek. Ufak tefek sıkıntılarına rağmen herkes mutlu oldukça ben de mutlu olacaktım. Herkes nasıl mutlu olur? Laf mı bu! Mutlu olmak yakınmakla yetinmesini bilmek demektir. Kalem şefi her gece böyle yakınır ve ertesi sabah mutlu uyanır. Ben bunu bir türlü öğrenemedim. Belki öğrensem içim rahat edecek. Fakat nasıl öğrenmeli? Ne türlü? Bazı bazı her genç adam gibi bir ev bir kadın bir çocuk hülyasına kapılıyorum. Bütün öbür sinekler gibi bir sinek olmak hülyasına. Ve neden hep bu bir rüya olarak kalıyor?"

19 Nisan 2014 Cumartesi

Beşir Güner'i özlemişim.

Can sıkıntısı denen meretle koyun koyuna yaşadığım, çocuklukla ergenlik arasında hunharca sıkışıp kaldığım, o pek kabuslu pek keyifsiz ortaokul günlerimin bizzat kurtarıcısıydı Beşir Güner.
Seneler sonra yeniden okumaya başladım, ve yine Beşir Güner'de kendimi buldum.
Kaybolmuş Günler, hiç abartısız söylüyorum, Türk edebiyatının Gönülçelen'idir, Çavdar Tarlasında Çocuklar'ıdır. Lakin gel gelelim, o kadar az kıymeti bilinmiş ki. Hoş, Türkçenin en kral yazarı Refik Halid'in dahi okunmadığı, geçmişi -handiyse- Proust kadar muazzam yazan Abdülhak Şinasi'nin bile adının bilinmediği, mütemadiyen kof ve içi boş eserlerin takdir gördüğü pespaye bir zaman diliminde yaşıyoruz. Benimki de laf yani.
Böyle bir devirde kim Mustafa Miyasoğlu'na dönüp de bakar yahu!


11 Nisan 2014 Cuma

18 yaş şiiri

nisan ben üzgünüm çok çok üzgünüm
habire ontolojik sefillikler sergiliyorum
bi mahçup oluyorum bi mahçup oluyorum
hayatım en acıklısından abuk trajedi
türkler trajediyi beceremezler halbuki
fethi naci hep yazdı bunları
kafiyeler cinasları kovaladı
sonra attila ilhan öldü savaşlar çıktı
sonra yağmurlar yağdı kuşlar uçtu
gümüşi gecelerde pis pis yağmurlar yağarmış
insanın gözlerinin içine içine yağarmış
mayk hammer olsa revolver'ını çıkardığı gibi
mıhlardı üçünü beşini
ben yalnızca kendimi mıhlayabiliyorum
yalnızca kendini mıhlayabilen bi adam
adam mıdır

nisan ben özlüyorum çok çok özlüyorum
hatırlatmak gibi olmasın ama
o saçma ikindi/o dağınık yatak/o kestane kokulu soba
hepsi birer hasret taşı oldu böğrüme batıyor
anılar beni bağrımdan sancılandırıyor
kalbimizde ürkek hindiba telaşı vardı hani
yanaklarımız al al olmuş ama nasıl
şehri bi baştan bi başa yürüyoduk
içimizi dipbucak süpürüyoduk
ruhumuzda bahar temizliği demiştik
öpüştükçe temizleniyoduk
dokundukça yıkanıyoduk
gülüştükçe arınıyoduk
ben o ikindiden beri hep kirliyim

nisan ben aşığım çok çok aşığım
seni gördükçe yüreğim ağzımda atıyor
tansiyonum düşüyor karnım ağrıyor göğsüm deliniyor
ya bir hastalık bu kadar mı güzel olur
güzelliğini tasvire kalksam
kelimeler bu sorumluluğu almazlar ki
çıfıt çarşısı gibi bi şeysin
rengarenk alacalı bulacalı çeşit çeşit
daima en şahanesi en harikuladesi en mucizelisi var sende
ah o kirpiklerin yok mu o kirpiklerin
bir gün yaşama tutunabilirsem
kirpiklerine tutunduğumdan olacak

nisan ben delirmek üzereyim delirmek üzereyim
insanlar çirkin hayat anlamsız dünya dümdüz
gerçekler kasvetli yalanlar yıpratıcı
hakikatçiler sinik üçkağıtçılar cazip
edebiyat kesmiyor sinema yetmiyor sanat iyileştirmiyor
kafamda bir yığın soru işareti cirit atıyor
belirsizlik kızgın yağ gibi kafama dökülüyor
aşk bile esasen bizi aldatıyor
iskarpin topuklu kırılgan bir hanımefendiyle
bogart şapkalı nazik bir beyefendi
olabilseydik senle ben, biz
gene çıldırmanın eşiği anavatanım olur muydu
bak zannetmiyorum


Dipnot:
Bugün tesadüf eseri bu şiire rastladım. Altındaki tarihte ne yazsa beğenirsiniz?
-2005. Muhtemelen Attila İlhan öldükten sonra hislenip ona öykünmeye çalışmışım. Ve üzerinden nerdeyse 10 yıl geçmiş. Zamanın tükenme hızı baya ürpertici.

9 Nisan 2014 Çarşamba

Babasız kızlar balosu, durmak, beklemek, vazgeçmek filan.

"niye seveyim seni
 babalarının terk ettiği kızlar, 
 kötülüklerinde cömert 
 aşklarında hazin ve güvenilmezdirler"

Perihan Mağden'in yazıp yazabileceği en güzel şiir. En dokunaklı şiir. En buruk şiir. En şiddetli şiir. En sert şiir. En gerçek şiir. En yaralayıcı şiir. En keskin bıçak şiir. En kanırtıcı da tabi.
Babasız kızlar balosu.

*

Günlerden bir gün, gecelerden bir gece, beni aramıştı. Hava yağmurlu, sesi pütürlü ve üzgündü. Çok üzgündü, çok çok üzgündü. Köpekler gibi içmiş, deliler gibi ağlamıştı. Dengeden ve sükunetten yana nasipsiz dağınık ruhuyla dağıtmıştı ortalığı yine. "Evin altını üstüne getirdim Semih" demişti. "Kırılmadık eşya, yumruklamadık duvar bırakmadım, ellerim kan içinde. Ama hırsımı alamıyorum, kendimi iyileştiremiyorum, kendime gelemiyorum."

Babasız kızlar balosunu defalarca okumuş, defalarca içini deşmişti. Ciğerini delmişti. Babası onları terk ettiğinde 3 yaşındaymış. Önceleri annesi babasının yokluğunu tutarsız ve acıklı açıklamalarla geçiştirmiş, bir zaman sonra dayanamayıp göz yaşları eşliğinde anlatmıştı. Babası evden dışarı çıkmıştı bir gün. Çıkış o çıkış. Bir daha geri dönmemişti işte. Başka bir şehre taşınmış, başka bir kadınla evlenmiş, başka başka çocuklar yapmış, bambaşka bir adam olmuştu. Onları istememişti. Onu istememişti.

Sonrası bittabi hep elde var hüzün. Erkeklerden nefret eder, ama erkeksiz yapamazdı. Tıpkı mutsuzluktan şikayet edip, mutsuz olmak için elinden geleni ardına koymadığı gibi.

Melankoli kraliçesi, dekadans prensesi, elem ve yeis düşesiydi. Bir başınalık kurumunun en kalabalık ve hırçın müntesibiydi. Hem yalnızlıktan müşteki olup yakınırdı, hem kıskıvrak bağlıydı yalnızlığa. En dehşetli kabusu da yalnız ölmekti. Bu ürküntüsü yüzünden ne saçmalıklara imza atmadı ki?
Hiç olmadık adamlara tutuldu, hiç olmadık insanlarla arkadaşlık kurdu, hiç olmadık işler çevirdi, hiç olmayacak bir hayat sürdü. Yanlış hayatı, besbeter yanlış yaşadı. Sevmek nedir bilmiyordu ayrıca. Sevmek yeteneği yoktu. Şefkat kabiliyeti bulunmuyordu. Aşık olma mahareti ha keza. Babası gibi terk etmişti bu güzellikler onu.
Daha küçücükken. Daha bir çocukken.

İnsanın aklına John Fowles düşüyor elbette. Onun muazzam romanı Koleksiyoncu düşüyor. Korkunç koleksiyoncu Frederick Clegg düşüyor.

Frederick Clegg hayvanı, Miranda'yı öldürmüştü. Miranda'yı sevmiyordu ki herifçioğlu. Hastalıklı ve patolojik ve iptidai bir arzu besliyordu sadece. Niyeti öldürmek değildi hem. Miranda'ya sahip olmaktı.
Mülkiyet manyaklığımızın bu denli hayatımızı şekillendirdiği sefil bir gezegende, bir şeye/bir nesneye/bir kişiye sonsuza dek sahip olabilmemizin yegane yolu onu yok etmekten geçiyordu. Ancak onu yok edersek ona sahip olabilirdik. Ancak onu yok edersek kendimize tabi kılabilirdik. Ancak onu yok edersek başkalarının ona sahip olmasını engelleyebilirdik.
Frederick Clegg böyle yapmıştı. O böyle yapıyordu. Muhtemelen arıza kişilerin alayı da böyle eyliyordu. İncitmeden dokunmayı bilmiyorlardı. Kırmadan değmeyi beceremiyorlardı. Tüm amaçları mülkiyet edinmekti. Tüm maksatları sahip olmaktı. Sahip olmak için de tarumar etmek, yerle yeksan etmek, paramparça etmek.

Bu.

O beni kapının önüne koyduğunda parça parça gezdim ben de bir dönem açıkçası.
Bir türlü bütün olamadım. Tamamlanamadım. Toparlayamadım.

O melun ve meşum dönemimde de en çok şiire sığındım.
Şiirler okudum. Şiirler yazdım. Şiirler soludum. Şiirlerle üşüdüm. Şiirlerle buz tuttum. Şiirlerle ısınmaya uğraştım. Şiirlere içimi döktüm.
Bir müddet sonra da şiir tanrıları halime üzüldü mü artık nedir, en bir sevdiğim şairlerden Didem Madak'a rastladım!

Yağmur çiseliyordu, etraf silme toprak kokusuna bulanmıştı, ben de Alsancak'ta başı boş yürüyorum.
Bir baktım karşı caddede Didem Madak. Saçlarını küt kestirmişti. Boynunda incecik bir fular vardı. Gözlerinin içi sanki unutmabeni çiçeği doluydu. Usul usul yürüyordu caddede, zarif zarif. O an yanına gidip konuşmak, güp güp kalp çarpıntısı refakatinde ya ben sizin şiirlerinizin hastasıyım, kaleminize bayılıyorum, hatta size de yemin billah aşığım demek istemiştim. Ama diyemedim elbet. Müzmin mahçubiyetim galip geldi.
Cesaretsizliğim beni yere serdi.
Keşke cesaret etseymişim. Keşke -rahatsızlık verme pahasına- konuşsaymışım. Gönlümde sızlatıcı bir ukte olarak kalacak ömür boyu.
2011 yılında kanserden öldü çünkü Didem Madak.

İnsanı da en çok böyle şeyler acıtıyor di mi? Adama en çok bunlar koyuyor di mi?
Yaptıkları değil yapamadıkları, söyledikleri değil söyleyemedikleri, yazdıkları değil yazamadıkları. Biz esasen bunlardan ibaretiz. Bizi varlığımız değil, yokluğumuz tanımlıyor.

Bi' de durmak meselesi var işte.

Ben yıllar yılıdır duruyorum arkadaşlar. Öylece. Olduğum yerde.
Tamam, hıza ve sürate bunca teslim olmuş pespaye bir çağda durmanın erdemine daima inanmışımdır. Kendimce değerli ve protest bir tavır olarak da görüyorum. Fellik fellik ilerlemek komik. Paso hareket halinde olmak gülünç. Anlamlı olan durmak. Mana barındıran durmak.

Fakat durmaktan çok yoruldum. Durmak koşmaktan daha yorucu. Kalmak gitmekten daha yıpratıcı. Yakınlar uzaklardan daha saldırgan.

Ve beklemek.

Daha evvel de çiziktirmiştim.
Ben çok uzun zamandır bekliyorum.
Kendime çaktırmamaya çalışsam da, bekliyorum. Kapının zili her öttüğünde, telefonum her çaldığında, mesaj sesi her yükseldiğinde, mail kutumda 1 ibaresi her baş gösterdiğin de, yüreğim pır pır ediyor.
Beklediğim şey geldi zannediyorum. Ve hep hayal kırıklığına uğruyorum. Habire düş kırıklığıyla karşılaşıyorum.
Beklediğim "şey" ne, bakın onu da bilmiyorum. Ki normal şartlarda bile beklemek, vahşi bir kaplandan bin beterdir, iki tas güzelliği vardır, lakin o güzelliği de adamın boğazına dizer, yırtıcıdır, ölümcüldür. Baudrillard'dan tornistan edip söyleyecek olursam şayet; beklenen nesne, bekleyen kişinin hayatında geriye kalan her şeyin yok olmasının izidir sadece. Handiyse, kusursuz bir cinayet.
Beklersin, ve hayatında yalnızca beklediğin "şey" olur. Geriye kalan her "şey", tüm yaşamın bir teferruattır. Her santimetrekaresini ezbere bildiğin yüzler bile, bir süre sonra silik bir silüete dönüşür. Yalnızca beklediğin "şeyi" görürsün. Kavuşma anına odaklanıp kalırsın. Hatta ne odaklanması, o anda, o anın hayalinde tutsak olursun. Ve hayatını yaşayamamaya başlarsın. Hem beklemek, dünyanın en ağır işidir. Bekledikçe, omuzların çöker, gitgit bir kambura dönüşürsün. Beklemekten parmağını kımıldatacak mecalin kalmaz.

Doğrusu, benim de kalmadı!
Beklediğim "şey" in ne olduğunu bir söktürebilsem, bu denli ağır bir yük olmayacak beklemek benim için.
En azından katlanılabilir ölçülerde olacak. Ama ne hazin ki bilmiyorum. Neyi beklediğimi bilmiyorum.
Neyi beklediğini bilmeden beklemek ne fena!
Ben bu dünyaya olmayan hayatımı bekleye bekleye tüketmek için mi gönderildim?
Sanırım öyle.

Fakat artık bu duruma bir son verme kararı aldım.
Vazgeçtim!

Artık durmayacağım da. Beklemeyeceğim de.

Zira, katiyetle aydım ki, beklediğim şey gelmeyecek.
Ve ben büsbütün çürümek üzereyim. Çürümek kötü bir halet.

4 Nisan 2014 Cuma

Yusuf Kaplan adlı devasa hayalkırıklığı

Günün birinde Yusuf Kaplan'dan da bi' çeşit Yalçın Küçük çıkacağı kimin aklına gelirdi. Öyle ya, bizim kalpaklı, çok şirin, aynı zamanda şirinliğine ve dahi sevimliliğine ters orantılı biçimde feci tehlikeli bi' adam olan Yalçın Küçük hocamız mevzu donanımsa üç tane Mehmet Altan'ı cebinden çıkarır, altı adet Eser Karakaş'ı parmağının ucuyla devirir. Hatta tüm İkinci Cumhuriyetçi aydınların bilgi birikimi Yalçın Küçük'deki bilgi birikiminin yarısı ya eder ya etmez. Aşmış bir heriftir. Ama gel gelelim bu aşmış herifin hemen her sözü acıklı ve acınası, patetik ve gülünçtür. Nasıl ki en büyük cehalet tahsille mümkünse, en saçma çeşidinden delilik de dehayla mümkün olabiliyor sanırım.

Evet, Yusuf Kaplan da; müktesebatı uçsuz bucaksız, kültürü mültürü arşı alaya ulaşmış, acayip entelektüel ve müthiş kafalı bi' adamdır. Fakat şu saatten itibaren benim için İslamcı bir Yalçın Küçük'tür. Bundan fazlası değil.
Zira, Gezi olaylarından, bilhassa 17 Aralık sürecinden sonra İslamcı militan zihniyetiyle, iler tutar yanı olmayan, buram buram hamaset kokulu, neresinden tutsanız elinizde kalacak tonda birbirinden zırva -evet zırva- yazılar yazdı. Şahsen artık okurken kızamıyorum bile, pek pek acıyorum.
O Yusuf Kaplan ki; fevkalade bıçak sırtı/çetrefilli/derin bir mesele olan doğu-batı problematiği hakkında düşünmeye bile burun kıvırıp, bu faaliyete oryantalist işgüzarlık damgası vuran, baya orjinal bir adamdı. Şimdiyse dünyayı "pis kapitalistler vs. ulu müslümanlar" denklemi üzerinden okumaya çalışıyor, ne kadar hazin. İşin daha da hazin tarafı, varoluşunu hakikate ulaşmaya adamış birinin kendi idealleri uğruna bütün hakikatleri eğip bükmesi, çarpıtması, ve bundan zerre rahatsızlık duymaması.

Neymiş; bütün dinler, inançlar ve medeniyetler kapitalist düzen eliyle fosilleştirilip canlı cenazeye çevrilmiş aralarından bir tek İslam halen benliğini koruyormuş, İslam insanlığın son umuduymuş, Türkiye dün de bugün de İslam'ın biricik kalesiymiş, Osmanlı daima mazlumun ve masumun yanında yer alan yüce bir devletmiş aslanmış kaplanmış, lakin adi Avrupalı emperyaller Pasarofça ve Karlofça antlaşmalarıyla aslanı yere düşürüp eline kelepçe vurmuş, akabinde de Islahat ve Tanzimat fermanıyla da boynuna tasma takmış, fakat gel zaman git zaman bu zulme direnen ve isyan eden adamlar türemiş, bu adamlar da sultan Abdülhamit, Adnan Menderes, Turgut Özal, Necmettin Erbakan ve Recep Tayyip Erdoğan'mış, estek köstek.

Bi' de bu -kanımca- abuk ve yanlış ve yanılgılarla dolu ve büsbütün saygısızlık şaheseri görüşlerini o denli coşkulu/destansı bir üslupla kaleme alıyor ki, adeta kompozisyon yarışmasına katılmış ilkokul çocuğu heyecanı mevcut. O heyecan insanda "mazur görme" hissiyatı uyandırsa da, kimse kusura bakmasın, mazur filan göremeyeceğim.

Bir kere şunun adını açıkça koyalım. Batı tarihi; kan, ter ve göz yaşından ibarettir. Osmanlı tarihi de kan, ter ve göz yaşından başka bi' şeycik değildir. Osmanlı; kör bir iktidar hırsı uğruna kendi babasını, kendi kardeşini, kendi çocuğunu, hatta kendi torununu dahi öldürmekten imtina etmeyen sefil adamlar tarafından yönetilmiş sefil bir imparatorluktur. Budur.
Dün gibi hatırımda yahu, ufacık velettim, Bursa'ya geziye gitmiştik. Türbeleri bilmemneyi dolaşıyorduk. Bir türbede 10'dan fazla bebek mezarı vardı. Ürpermiştim. Öğretmene de sormuştum bir hışım. Hocam bunlar neyin nesidir, nasıl bir yer burası, n'oluyoruz kabilinden. Şehzade'dir hepsi demişti. Meğer 3. Mehmet yaratığı tahta çıktığı ilk gün 19'u erkek 20'si kız, 39 kardeşini öldürtmüş. Bunlardan 13'ü ise kundakta bebekmiş. Bebek katilleri. Ve bu bebek katilleri mazlumun ve masumun koruyucusu, İslam neferleri, ha? Hani tüm semavi dinlerdeki en büyük günah insan öldürmekti, hani bir cana kıyan tüm insanları öldürmüş sayılıyordu? Sen yüzyıllar boyunca -kendi çıkarların doğrultusunda- paso birileriyle savaşa tutuş, habire birilerini öldür, mütemadiyen birilerinin yurtlarını işgal et kan dök -tıpkı batılılar gibi- , ama batılılar iğrenç emperyalist, bizimkiler harikulade medeniyet kurucular, yok yahu? Bu kelek çifte standart, bu en ucuzundan iki yüzlülük ayıp değil mi?
Amerika Irak'a girince işgal etmiş oluyor, fakat ne hikmetse biz İstanbul'a girince fethetmiş oluyoruz. Fransa'nın Cezayir'de ne işi var di mi leş sömürgeciler, peki aynı Cezayir'de 300 sene Osmanlı'nın ne işi vardı? Bu kokuşmuş ve tipik milliyetçi yaklaşım yakışıyor mu, el insaf? Yusuf Kaplan mühim bir fikir adamı mıdır, yoksa Bursa Ülkü Ocakları Onursal Başkanı mıdır, açıklasın da bilelim.
Ha bittabi Osmanlı'nın sömürgeciliği batıya nazaran daha bi' light, daha bi' esnek, daha bi' hoş görülüydü, zaten Osmanlı gibi çok uluslu bir devletin yüz yıllarca dağılmadan varolabilmesinin bizzat sebebi budur, ama bu, en nihayetinde Osmanlı'nın da sömürgeci olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ellerindeki silme kanı temizlemiyor.

Gelelim şu bitli kapitalistlere direnen muhteşem adamlara.

Adnan Menderes...
İsmet Paşa'mız sağolsun, İkinci Dünya Savaşı süresince hem müttefiklere hem de Nazilere kırıtınca, kendi hükümetinde "belki de Naziler kazanır" maksatlı Recep Peker başta olmak üzere birtakım faşistlere yer verince, savaş sonunda Stalin manyağı bizden toprak ve üs istedi, biz de haliyle müttefiklerin kucağına oturmak mecburiyetinde kaldık. Adnan Menderes'de maaşallah o kucaktan hiç inmedi. Hususiyetle Fransa ve Amerika ile daima dirsek temasındaydı. Salt batıya yaranmak için tuttu Kore'ye 5 bin kişilik asker yolladı. Bu askerlerin yüzlercesi zerre alakamız olmayan bir savaşta boşu boşuna öldü, daha da fazlası yaralandı, kendilerinin ve ailelerinin hayatları karardı. Gerçi o denli de "boşu boşuna" değildi canım, Nato'ya kabul edildik, az şey mi?
Mevzu bahis batılı dostlarımızla mis gibi Nato'da bulunmak ise birkaç yüz ölünün, birkaç yüz insan hayatının lafı mı olur di mi ama ay ne kadar salağım?
Adnan Bey batıyla iş birliğini o denli abarttı ki, Cezayir'de 1 buçuk milyon müslümanın katledilmesine Nato üyesi olduktan sonra dahi gıkını çıkarmadığı için Fransa kendisine yüksek devlet nişanı bahşetti, Grand Cordon rütbesini layık gördü. Lakin Başvekil Fransa'yı da kazıkladı çok şükür. 1958 yılında Cezayir'in bağımsızlığıyla ilgili bir oylamada, direkt hayır demedi, Amerika'nın telkinleriyle "çekimser" oy kullandı. Helal olsun Başvekile, bravo. Maazallah ya "hayır" oyu kullansaydı!
İslam ahpabı dediğin 1 buçuk milyon müslümanın katledilmesine ses etmez hatta katillerle stratejik ortaklıklar kurar yahu. Tabi tabi. Hakiki bir batı karşıtı, gerçek bir kapitalist sistem veryansıncısı zaten sürekli Amerika ile, Fransa ile mercimeği fırına verir. Doğru doğru. Bakın Lübnan meselesine daha girmedim bile. Hristiyan falanjistler ve müslümanlar çatışırken, hristiyanlara uçaklar dolusu silah gönderen de Demokrat Parti iktidarıydı.
Ve bu Adnan Menderes masum ve mazlum halkların dostu, İslam mücahiti, emperyal güçlere isyan eden ulvi kişi, falan filan ha?
En hafif deyişle, gülünç bile değil!

Turgut Özal...
Batıyla hemhal olmanın cisimleşmiş hali. Türk kapitalizminin en mümtaz şahsı. Benim memurum işini bilir Özal. Bir koyup üç almaların adamı. O bir; insan canıymış, çoluk çocuğun kanıymış, Mardin'li Konya'lı Antep'li gencecik insanların hayatıymış, ne gam!
Bizim "emperyalistlere direnen adam" Özal, her türlü yardımı ve yataklığı yaptığı yetmiyormuş gibi, Türkiye'yi Körfez Savaşı'na fiili olarak sokmak için çırpındı. Amerika'nın yanında cephede bulunmak için deli oldu.
Dönemin Dış İşleri Bakanı Ali Bozer, Milli Savunma Bakanı Safa Giray ve Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay beyefendiye şiddetle karşı çıkıp istifayı basmasa, savaşa çoktan girmiştik de.
Sizin anlayacağınız, Turgut Özal sömürgeci rezillere isyan bayrağı açtı diye değil, aynı anda hem Amerika ile düşüp kalktığı, hem Rusya ile Karadeniz Birliği işlerine bulaştığı, daha sonra bundan da çark edip Rusya'yı çıldırtacak bi' Türki Cumhuriyetler Projesi'ne dadandığı için öldürüldü.
Eh, artık al birini vur ötekine berbat cani kurumlar olan Cia mi bu suikastin baş tetikçisidir, yoksa Kgb mi, orasını bilemeyeceğim.

Ve direnen son adam. Recep Tayyip Erdoğan...
Daha iktidara geleli bir iki yıl olmuşken, sırf büyük birader Amerika istedi diye Türk ordusunu Irak bataklığına sokmak için kırk takla attı. 1 Mart tezkeresini geçiremeyince de hemen her mecrada bunun yanlışlığını, Irak'a girmemiz gerektiğini savundu. Şu dillere destan "one minute" çıkışı bile iç politikaya yönelik basit bir manevraydı. O hadiseden sonra anında tornistan edip, "benim tepkim İsrail devletine değil, moderatöreydi" kıvamında açıklamalar yaptı.

Velhasıl, ya Yusuf Hoca bizimle dalga geçip sarakaya alıyor, ya ortaokul düzeyinde tarih bilgisine vakıf değil, yahut kendi idealleri uğruna gerçekleri çarpıtıyor. Ben üçüncü şıkkın doğru olduğunu düşünüyorum.

Unutmadan, İslam nasıl insanlığın son umudu oluyor Allah aşkına biri bana açıklasın?
Ben kıt kafalı, cahil ve aptal bir insanım. Anlayamıyorum ve algılayamıyorum. İşbu sebepten lutfen bana sabırla tane tane anlatın. İslam yahut herhangi bir inanç ya da medeniyet rezil kapitalist sisteme karşı nasıl insanlığın son ümidi ve yegane sığınağı oluyor, olabiliyor? Cidden bilmek istiyorum, öğrenmek istiyorum, ironi kovalamıyorum, istihzayla ilgilenmiyorum.
Hani teori, hani mevzuun nedeni ve niçini, hani gerekçelendirme, hani görüşünü temellendirme?
Habire batılılara ateş püsküren Yusuf Hoca'mız bunu hakim ve hükümran, kibirli ve bolca egolu, ayrıyetten tamamen batılı bir dille yapıyor, daha da tuhafı, batılı düşünürlerle fikirlerini kanıtlamaya çabalıyor.
Bu ne perhiz ne lahana turşusu yahu!
Baudrillard: "İnsanlığın önündeki tek seçenek İslam'dır" buyurmuş. Eee? Baudrillard benim de çokça önemsediğim, kıymet atfettiğim, dönüp dönüp okuduğum bir filozoftur da. Bu cümleyi Baudrillard'ın kurmuş olması hiçbir şeyi açıklamıyor. Hiçbir şeyi çözmüyor. Hiçbir şeyi belirginleştirmiyor.
Yusuf Kaplan "İnsanlığın son ümidi İslam" gibi ağır iddialı bir şey söylüyorsa bir zahmet bunu adam akıllı açıp açıklayacak. Aksi takdirde bırakın tartışmayı, fikir çatışmasında bulunmayı, kaale alınmayı bile hak etmiyor.

Hem, yerküredeki bütün inançları ve kültürleri bir çırpıda "fosilleşmiş, çürümüş, canlı cenaze" falan filan addetmek küstahlığı da neyin nesi? Başkaları İslam'a sövünce İslam'a saydırınca -haklı olarak- çığrınızdan çıkıyorsunuz da, siz başka inançlara ve kültürlere böyle hakaret etmeye hiç mi utanıp sıkılmıyorsunuz? Hiç mi yüzünüz kızarmıyor? Siz tespit yapıyorsunuz gerçi ya, sizinki tez, teori, hakikati söyleme gayreti. Onu da "Çin medeniyeti mi pöf, Japonlar mı konuşmaya değmez, Hristiyanlık mı hadi oradan" banalliğiyle eyliyorsunuz. Yine ne bir mesnet var kıyıcı laflarınızda, ne dayanak, ne şu ne bu.
Peki hadiseyi bir göz ters çevirelim. Ya İslam'a sövüp sayan, din olarak kabul etmeyenlerinki de tespitse, tezse, teoriyse, hakikati söyleme gayretiyse?  O zaman başkaları bu pespayeliği sergileyince, siz de çıldırmayacaksınız, habis habis konuşmayacaksınız, sinir küpüne dönüşmeyeceksiniz.
İlaveten, velev ki -harbiden- bütün inançlar ve kültürler vahşi kapitalizm canavarı sayesinde özünden koparılıp bambaşka bir şekle sokuldu. İyi de bütün inanışlar ve kültürler bunca kıyıma tabi tutulurken İslam inanışı ve kültürü nasıl kendini sakındı, nasıl sağ kaldı, kim bu kültürü ve inancı koruyup kolladı?
Gene Osmanlı'dan başlayıp, Abdülhamit, Adnan Menderes, Özal filan derseniz. Hele hele sözü Recep Tayyip Erdoğan'a getirirseniz, kusura bakmayın ama kahkahalarıma da katlanırsınız. Haha.
Amerika ve her çeşit batılı ile aşna fişna mıdır İslam'ı koruyup kollamak, Irak'a dalma çabası mıdır, Ananı da al git midir, kendi halkını hakir görmek midir aşağılamak mıdır, kendinden olmayanlara düşman yaftası vurmak mıdır, bunlar solcu bunlar ateist bunlar ermeni midir, estetik yoksunu replika camiler yapmak mıdır, birbirinden çirkin Toki konutları mıdır yoksa? Kimbilir, belki de nadan ve nobran bir üslupla mütemadiyen birilerini ötekileştirmektir, hasım yaratmaktır, gözlerinden ateş çıkara çıkara nutuk atmaktır, 15 yaşında çocuğa terörist demektir, çocuğu öldürülmüş bir anneyi yuhalatmaktır belki, halkın öldürülürken "polisim destan yazdı" dır, kimin kuklası olduğu belirsiz bir cemaati devlete sızdırmak onunla 12 yıl güç paylaşımında bulunmaktır, 2 milyon gencin işsiz olmasıdır belki, ülkede milyonlarca insanın açlık sınırının da altında yaşamasıdır, son 10 yılda yüze yakın çocuğun devlet görevlilerince katledilmesi ve bunlar için devletin kılını kıpırdatmayışıdır. Vesaire, vesaire.
Daha da çeşitlendirip/örneklendirirsem bitmez bu metin.

Yusuf Kaplan ve yazdıklarıyla alakalı en güzel son sözü birkaç ay evvel Ümit Kıvanç söylemişti.
Altına bizzat imzamı atıp, alıntılayıp, kaçıyorum.
"...Yusuf Kaplan bunun ardından Cemaat'e dönüyor ve, "Böyle bir yıkımın vebalini kim üstlenebilir?" diye soruyor. Yani Cemaat taş koymasa, "Türkiye" (= AKP hükümeti), insanlığı kurtaracak. 
İşte belki de bundan ötürü, birtakım İslâmcı aydınlarla iletişim kurmak mümkün olamıyor. Böylesine çığırından çıkmış bir benmerkezcilik ve ancak herkesi kendine tâbi kılarsa kainatın dengesine kavuşacağı inancı taşıyan insanın, kendi bellediğinden başka bir hayatı anlaması şüphesiz çok zor. Bırakın ateistleri, dinsizleri, kendisininkinden çok daha eskilere dayanan dinlerin mensuplarını bile tükenmiş, fosilleşmiş, kaybolup gitmiş addeden bir kafayla karşı karşıyayız. "İnsanlığın son umudu" bu mudur sahiden? Eğer buysa, olmaz olsun."


Art niyetli şahıslar için özel dipnot:
Adnan Menderes'in asılması korkunç bir olaydır. Turgut Özal suikasti de tabi.
Adnan Menderes ve Turgut Özal bu ülkeye hem çok iyilikleri hem de çok kötülükleri dokunmuş kişilerdir. Bu yazı gereği yanlışlarını dile getirdim. Başka bir yazı gereği doğrularını da dile getirebilirim.
Ne Özal'cı, Adnan'cıyım, ne de Özal düşmanı, Adnan düşmanıyım.
Tamam mı? Anlaştık mı?

31 Mart 2014 Pazartesi

BU SEÇİM BİR SKANDALDIR!

Siz bakmayın birtakım Akp'li aydınlara. Nihal Bengisu Karaca'ya da, Markar Esaryan'a da, Salih Tuna'ya da, son zamanlarda fanatik tayyipçi kesilen ucuz filozofi çabalarının vasat yazıcısı Haşmet Babaoğlu'na da, hemen hepsine kulak tıkayın gitsin. Zira onlara sorarsanız maaşşalah koca memlekette bir tek onlar sosyoloji okudu, bir tek onlar tarih kurcaladı, bir tek onlar politika karışladı, bir tek onlar yakın tarihimizdeki kara deliklere vakıf.
Şayet Akp'ye oy vermiyorsan, hele bi' de o Allah'ın lütfu caanım iktidarı eleştirme cüretinde bulunuyorsan, hele hele yergileme/taşlama işlerine bulaşıyorsan, kültürlü de değilsin, aydın da değilsin, entelektüel de değilsin güzel kardeşim. Bilakis, zırcahil bi' beyaz türk yahut ezberlerinde boğulmuş bi' kemalist, en olmadı beyni dış güçlerce dizayn edilmiş zavallı bi' oryantalistsin.
Üstüne üstlük, insan olduğun da kuşkulu. İnsan dediğin paralel oyunu bozar, dış mihraklara karşı yüce uzun adamı koruyup kollar, kutlu hükümete daima biat eder yahu! Akp'ye oy vermeyenden insan mı olurmuş hem. Cık cık. İşitmemiş sayıyorum bakın. Bu yaramaz/haylaz/muzır/ve hinoğluhin fikriyatlar yakışıyor mu hiç size kuzum. Vallahi ayıp. Biber mi sürsem ağzınıza n'apsam.

Gırgır şamata devam edelim.

Şimdi bazı Akp taraftarı arkadaşlar bi' hayli şaşırıp şoke olacak ama, inanmazsınız, ben de sosyoloji okudum.
Hem de öyle Emre Kongar olsun, Ertuğrul Özkök olsun, Nuray Mert olsun, pop-sosyologlardan değil. Şerif Mardin'den filan. Hatta salt dünya çapındaki bu ultra saygın sosyoloğumuzu da okumadım. Hilmi Ziya Ülken'de okudum, Niyazi Berkes' de, Sabri Ülgener'de. Üç beş bi' şey bilirim yani sosyolojiyle alakalı.
Yalnız ve çirkin ülkemizdeki sosyolojik gerçekliğin de gayet farkındayım. Kafamı kuma gömmek gibi bi' niyetim de yok ayrıca. Daha dün bi' ahpabımla tutuştuğum ufak bahiste, Akp yüzde 35 ile 45 arası oy alır. Chp yüzde 30'u zorlar, Mhp'de yüzde 15'i aşar demiştim. Muhtemelen haklı da çıkacaktım. Mamafih seçim sonrası yazımı kafamda çoktan kurmuştum. Kendi çapımda şu yüzde 40'lık sosyolojik gerçekliği irdeleyecek, yine kendi çapımda sosyolojiye yaslanan bi' seçim analizi döşenecektim.

Lakin olmadı, olamadı. Farkındaysanız geçmiş zaman kipi kullanıyorum, nitekim Ak Parti skandal olaylara imza atarak kendi sosyolojik gerçekliğini kendi marifetiyle çürüttü. Kendi bacağına sıktı.

BU SEÇİM BİR SKANDALDIR! BU SEÇİM BİR YÜZ KARASIDIR! BU SEÇİM BİR REZALETTİR! BU SEÇİM BİR KEPAZELİKTİR! HIRSIZLIKTIR! ALÇAKLIKTIR! HALKIN TERCİHLERİNE DARBE YAPILMIŞTIR!

Bizzat tanıklık etmesem iftiraya girer, bühtandır deyip susup otururdum. Neticede 15 yaşındaki çocuğa terörist yaftası vuracak kadar kalpsiz, çocuğu ölmüş bi' anneyi yuhalayacak kadar vicdansız, bütün hakikatlere gözlerimi kapayacak kadar şuursuz değilim çok şükür. Kendime bir saygım var ve bunu korumam gerek.

Haydi kendi oy verdiğim yerdeki seçim usulsüzlüğü -mühürsüz ve ne idüğü belirsiz üç adet sandık- münferit bi' hadisedir ihtimaller dahilindedir tavrıyla geçiştireyim. Hem tutanak tutturdum bitti gitti işte. Fakat yurt genelinde 1500'ün üzerinde tutanak tutulmasını nasıl es geçeceğiz, nasıl atlayacağız? 1500 küsur diyorum arkadaşlar.
Rakamla: 1500! Yazıyla: Bin beş yüz! Ya kötü bi' şaka mı bu, asılsız bi' kabus mu? Lutfen ama. Kameranın nerede durduğunu çıtlatın da el sallayacağım yahu, belki Almanya'daki halamgilin biricik oğlu Kuddusi'ye selam da sarkıtırım.

Ne hikmetse vuku bulan tüm yanlışlıklar da iktidar partisi lehine. Ulan hadi bir tesadüf, üç tesadüf, beş rastlantı, on provokasyon, yirmi paralellerin tezgahı. Peki kalanlar n'olacak? Bizle alay mı ediyorsunuz, maytap mı geçiyorsunuz, yoksa arsızca kafa mı buluyorsunuz?

Binlerce insan gecenin köründe sokağa döküldü. Ama niye, ama neden, ama niçin?
OYLARINI MİLLİ İRADE GASPÇISI DEVLETTEN KORUMAK İÇİN!
Sadece bu bile tüm kirli/kokuşmuş/leş iktidarını seçim sandığında aklama iddiasındaki bir hükümetin meşruiyetini tamamen yitirdiğinin apaçık ispatıdır!
Vatandaşın oyunu polislerden sakınmak mecburiyetinde kalması ne demek? Seçmenin fellik fellik okul dolaşıp kolluk kuvvetleriyle kavga dövüş seçim sandıklarını savunması ne demek? Allah'ını seven defansa gelsin durumu ne demek? Sandık görevlilerini zorbalıkla/tehditle/illegallikle görev başından kaçırtmaya çalışmak ne demek? Müşahitleri seçimin yapıldığı binaya almamak ne demek? Gözetmenleri oyların taşındığı araçlardan kovmak ne demek? Tomaları giriş kapılarına yığıp halkı içeriye sokmamak ne demek? Oy yakmak ne demek? Oy çöpe atmak ne demek? Oy değiştirmek ne demek? Sağda solda mühürlü oy pusulası olması ne demek? Oy çuvallarını cadde aralarında taşımak ne demek? Oy çuvalı dolu özel arabalar ne demek? Açık oy ne demek? Gizli tasnif ne demek? Islak imzalı sonuç tutanaklarının açıklanan sandık sonuçlarıyla uyuşmaması ne demek? 230 kişinin kayıtlı olduğu sandıktan 920 oy çıkması ne demek? Saçma sapan sebeplerle binlerce oyun geçersiz sayılması ne demek? Arka arkaya elektrik kesintisi ne demek? Sistemlerin biteviye çökmesi ne demek? Oyların son yüzde 10'unun saatlerce sayılamaması ne demek? İç işleri Bakanı'nın sandığa müdahelesi ne demek? Gece 2'de yüzde 90'ı sayılan sandıkların kalan bölümünün sabahlara kadar bitirilememesi ne demek? Ertesi gün dahi sisteme girilmemiş sandık sonuçlarının bulunması ne demek?
Hasılı; anayasaya tecavüz etmek ne demek? Anayasal suçları örtbas etmek ne demek? Şaibeli ve kapkaranlık bir seçim ne demek? Tek Parti diktasına rahmet okutan uygulamalar ne demek?

İnsanın harbiden nutku tutuluyor. Akılla ve izanla ve insafla açıklanabilecek şeyler değil bunlar.
"Çamura yatmak, çirkefleşmek ve de çirkinleşmek, sefilleşmek ve de pişkinleşmek, çakallaşmak ve de zıvanadan çıkmak" gibi deyişler bile hafif kalır. Naif kalır. Polyanna işi kalır.

Lan gözümüzün önünde Ankara'da Mansur Yavaş'ın hakkı yendi hakkı!

Evvela "seçimi kazandık, teşekkürler halk teşekkürler" düzeyinde ucuz algı yönetimi işgüzarlıklarına dadan.
Akabinde bilerek rakip partinin yüksek oy oranı çıkardığı semtlerin sayımlarını en sona bırak. Halk halen ortalıktaysa polisi, tomayı, Taksim'de çadır yaktıran -ve demokrasi cinayeti işleyerek atama usulü iç işleri bakanlığına kondurduğun- Efkan Ala'yı devreye sok. Sistemlerde oynama yap. Mansur Yavaş 2 bin kişi öndeyken çat sistemleri yarım saat kapat. Sistemler pat açıldığında -n'acayip- Melih Gökçek 20 bin fark koysun. 7 saatte milyonlarca oy sayılmışken -ne tuhaf- bir saatte yalnızca 5 bin oy sayılsın. Tek bir sandık açıldığında Akp 2 bin kişi artsın, Chp 2 bin kişi eksilsin. Düzinelerce sandıktan Chp'ye 0 -evet 0- oy çıksın. Son 20 sandıkta Chp'ye hiç oy çıkmasın. Chp'nin genelde yüzde 70 aldığı bir ilçede sandıkların kalan yüzde 13'ü açıldığında Chp'ye sıfıra yakın oy verilmiş olsun.

Velhasıl kelam.

DÜN YAŞANANLAR BİR SKANDALDIR! DEMOKRASİ KATLEDİLMİŞTİR!
SEÇİMLER DE DERHAL TEKRARLANMALIDIR!

Ha tabi boşa kürek çektiğimin, beyhude gayret gösterdiğimin de ayırdındayım.
Atı alan Üsküdar'ı geçti!

27 Mart 2014 Perşembe

Hepiniz Yılmaz Özdil'siniz!

Gezi eylemi patlak verdikten birkaç hafta kadar sonra pek sevgili/pek özel/pek aziz bi' dostumla mail vasıtasıyla üç beş konuşmuştuk da, şey demiştim: "Gezi; hakikaten şahane bir eylemdi. Eyleme katılan insanlar bir süreliğine de olsa bizim gibi koyu kötümserlerin/dipsiz pesimistlerin/katran karası bedbinlerin gönüllerini okşadılar, bize "lan aslında o kadar da yalnız değilmişim" dedirttiler, herkeslerin derisine de "bazen iyiliğin de galip gelebileceğine" dair nefis bir umut şırıngaladılar. Ve bu, süper bi' şeydi. Harikuladeydi. Unutulmazdı. Muazzamdı. Kesinlikle az buz iş değildi.
Lakin korkum şu ki, hafızalarımızda "şahane bir eylem" olarak kalacak, başka da bir halta yaramayacak. Zira Tayyip Erdoğan geri vites mahareti olan bir adam değil, herif bildiğin katıksız faşist, ve arkasındaki yüzde 50'ye güvenerek pervasızca ne istiyorsa onu yapmaya devam edecek. Ayrıca, gene dönüp dolaşıp anayasa referandumu zamanı baş gösteren rezil küfretme savaşına doğru kaymaya başladı mevzu. Ak Parti taraftarları iktidarın totaliterliğinden illallah etmiş kitleye "postal sevici, askeri vesayet yancısı, adi kemalist, çapulcu, ayyaş, marjinal" türünden laflar çakacak. Eh, o kitlenin de eli armut toplamıyor ya onlar da maruz kaldığı ağır polis şiddetinin de tesiriyle bütün Ak Parti taraftarlarını "göbeğini kaşıyan ayılar, bir torba kömüre oy satan zavallı cahiller, göt kılları, ağzına ampul alan yaratıklar" filan ilan edecek. Yine memleket bu kısır döngüye, bu kelek açmaza, bu kokuşmuş çıkmaz sokağa saplanacak. Yine yere düşmüş karpuz gibi ortadan ikiye ayrılacağız. Yine bir çuval inciri berbat edeceğiz. Estek köstek."

Haklı çıktım bittabi.
Bugüne kadar yalnız ve çirkin ülkemizle alakalı hangi karamsar öngörümde haklı çıkmadım ki? Hangi simsiyah görüşümün akabinde içim cız ederek "gene bildim" yapmadım ki?
Lan bir kere de şu memleket beni yanıltsın. Şaşırtsın. Vay be dedirtsin. Güzel şeyler de olabileceğini müjdelesin. Ama nerdee? Enikonu bir tek Gezi eyleminde temiz temiz şoke oldum, onun sonrasında da neler vuku bulduğunu, hangi korkunçluklarla yüzleşmek zorunda kaldığımızı hep birlikte gördük.

Hadi iflah olmaz kemalistleri, çapsız ve güdük entelleri, bencil ve aynı oranda benmerkezci beyaz türk'leri, Yılmaz Özdilgilleri, Bekir Coşkun beyefendileri, Ertuğrul Özkök biraderleri, bi' kalem geçelim. Onların bir asırdır halka bakışını da, halka tavrını da, halka tutumunu da ezbere biliyoruz. Bu toplumda azınlıktalar ve öylece kalacaklar. Senelerdir zaten bu azgın azınlığa gerekli had bildirimlerinde bulunuyoruz. Elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. Kelimeleri Clint Eastwood çalımıyla ağzımıza tıkıştırıp bi' hışım kelimelerle onlara ateş açıyoruz. Haklı olarak isyan ediyoruz. Faşizanlıklarını yüzlerine çalıyoruz. Makarnacılar'lı, kara kalabalıklar'lı, güdülecek koyunlar'lı, eğitimsiz cahiller'li, bidon kafalar'lı, göbeğini kaşıyan ayılar'lı, kısa bacaklı kıllı yaratıklar'lı, vesaire vesaire'li sövgü türetme meraklarına hababam saydırıyoruz.
Herifçioğullarının halka karşı bu horgörüsü bitmedi bir türlü, tükenemedi. Ülkesever ayaklarına yatıp kendi ülkesinden bunca tiksinmek nasıl mümkün -hakikaten- akla izana sığdırmak zor.

Da, yıllar yılıdır bu despotluğa ve bu ceberrutluğa maruz kalanlara n'oluyor? Bilhassa Ak Parti'yi destekleyen arkadaşlara sesleniyorum, n'oldu size? Mazlumluktan zalimliğe bu ölçü hoyratça niçin terfi ettiniz?

Elbet seslendiklerim bünyesinde halen vicdan ve insaf taşıyanlar. 15 yaşında bir çocuğa terörist denilmesini alkışlayan, çocuğu ölmüş bir anneyi yuhalayan, sayın Başbakanımız gelsin karımı vereyim buyuran, çalıyo ama çalışıyo kafası yaşayan,  meydanları azrail gibi kefenle turlayan, bu denli düşmüş, alçalmış, sefilleşmiş olanlar değil.
Onlarla diyalog da kurulmaz, bi' şey de paylaşılmaz. O aşamayı çoktan geçtiler.
Benim kast ettiğim daha bi' merhametli olanları. Daha bi' mantığa, rasyonalliğe ve iyiliğe sahip olanları. Hususiyetle mürekkep yalamışları.

Gezi'den sonra tamamiyle raydan çıkmışlardı ama, 17 Aralık sürecinden sonra besbeter çıldırdılar. Hepsi bir çeşit Yılmaz Özdil kesildi. Ak Parti'ye oy vermiyor musun? Bitti abi. Ne paralel yapı seviciliğin kalıyor, ne meşru hükümete darbe yapılmasına yeşil ışık yakıcılığın, ne de hırt beyaz türk, öküz kemalist, ve türevleri oluşun. Hakaretin bini bir para. Küfürler havada uçuşuyor. Aşağılama yelpazeleri paso sallanıyor. İtibarsızlaştırma makinaları anında çalışıyor. Düşünce yok, slogan var. Fikir yok, peşinhüküm ve önyargı var.
Bi' de kendilerinden o kadar eminler ki. Siyaseti yalnızca onlar biliyor. Sosyolojiyi yalnızca onlar hatmetmiş. Tarihi sadece onlar kurcalamış. Biz mi, biz kim köpeğiz yahu? Alayımız o azgın azınlığın bizatihi kendisiyiz. Topumuz birden gün aşırı ana akım medyayı okuyor, her saniye Hürriyet gazetesiyle haşır neşir oluyor, ve onlar tarafından dizayn edilmiş zavallı beyinlerimizle ulvi ve muhteşem iktidara karşı, o yüce, o kudretli, o efsanevi varlık Recep Tayyip Erdoğan'a karşı hınç bileniyoruz. Ay ne fena, ne haşarı, ne salak bi' kalabalığız. Eğitimli cahilleriz. Haysiyetsiz baş belalarıyız. Gezizekalı gerizekalılarız. Adeta bir bidon kafayız, adeta bir göbeğini kaşıyan kıllı ayıyız.

Anaa.  Gördünüz mü? Aydınız mı? Çakozladınız mı?
Onca zamandır şamaroğlanına çevirdiğiniz, hatta bu lüzumlu faaliyette çokça bizden de yardım tedariklediğiniz Yılmaz Özdil ve benzerlerinden meğer hiçbir farkınız yokmuş. Meğer zihniyet aynıymış. Kafa aynıymış. Kalpsizlik aynıymış. Ayrımcılığınız da, ötekileştirme hastalığınız da, nefret kusma iştahınız da, kısaca faşizminiz de tıpkıymış. Kendinizden olmayana düşmanlığınız da tabi.

Hadisenin en hazin tarafı.
Salt kendinizi halk sanmanız. Öyle ya, Akp baştan aşağı bi' halk iktidarı. Halk kalkışması.
Akp iktidardaysa halk iktidardadır. Seçimler yapılacak, halk tokadı basacak.
Her şeyi bilen, her şeyi gören, her şeyin farkında olan, bürokrasinin ve küresel güçlerin adi palavralarını katiyetle yutmayan derin ve bilge halk sizsiniz. Ha geriye kalanlar mı? Hani şu sayılara en az sizin kadar, hatta birkaç milyon kadar sizden fazla olan zatlar mı? Onlar halk malk değil canım. Aptal kemalist, gerzek beyaz türk, hırbo darbe yancısı, beyni; pensilvanya/bürokrasi/doğan medyası/ve dış güçlerce yönetilen biçare köleler ordusu.

Ah ulan, ah!
Cidden hepiniz Yılmaz Özdil'siniz.

Son olarak.
Şerif Mardin'ler, Himi Ziya Ülken'ler, Niyazi Berkes'ler, Sabri Ülgener'ler, İdris Küçükömer'ler, Kemal Tahir'ler, Halil İnalcık'lar kadar da başınıza taş düşsün e mi.
Bari kusmuk ve leş, bari berbat ve yüzde yüz yanlı, bari tepeden tırnağa holigan analizlerinizde onları referans göstermeyin yahu!
Çünkü ayıp oluyor. Çünkü yazık oluyor.
Ömrüne bereket Halil İnalcık ve Şerif Mardin hariç, alayı da mezarında ters dönüyor.
Tamam mı!