Epeydir bilincimin zifiri karanlık koridorlarında volta atmalara doyamadığımdan olsa gerek, üzerinize afiyet zaman mefhumumu az biraz yitirdim. Bugün günlerden ne ki şaşkınlıklarına mütemadiyen gark olmuş vaziyette, hadi ya meğer salıymış ha vay anasını nidaları eşliğinde, vahşi cangılda kaybolmuş alzheimer'lı kaçık ihtiyar hesabı, şapşal sarsak yuvarlanıp gitmekteyim. O yüzden, üstünden kaç gün geçti pek bir fikrim yok.
Hatırlama minibüsleri beynimin içinde doğru durağa park ediyorsa şayet, eni konu bir hafta evvel işte, nur topu gibi bir Nihal Bengisu Karaca sorunsalı topaklanmıştı güzide memleketimizde.
Hadiseyi bilmeyenler için minik tefek bir özet çivisi çakmama lüzum hissedilirse, üşenmeden çakayım.
Hadise şudur.
Sağolsun, Türk polisi -maalesef- artık kanıksadığımız bermutat rezilliklerinden birini sergiledi, kesk protestocularına karşı ağızlara sakız edilmiş meşhur "orantısız güç" ten yöneltti, demokratik bir hak olan protestoyu habasete bulanmış adi bir şiddetle bastırdı.
Nihal hanım da, yıldırım hızıyla, -kuyruk acısı mı mevcuttur nedir- , bu faşizan harekete açık seçik destek çıkan bir tivit döşendi. Ve ortalık toz dumana kesti. Nihal hanım handiyse atış poligonuna döndü.
Küfür eden edepsizleri, hakaret salçası fırlatan terbiyesizleri, kadına faşizan harekete omuz verdi diye giydirip bu giydirme işlemini faşizan bir üslupla eylemeye utanmayan serserileri, hasılı; nadan taciz ateşçilerini, bir kenara bırakırsak, tepkiler tepeden tırnağa olağandı. Hiç kusura bakmasın, Nihal hanımın "ama kesk protestocuları şöyle kaka bir fikre sahip, ama kesk protestocuları şöyle tehlikeli bir düşünceye odaklı" feryatları da, özrü kabahatinden büyük beyhude bir işgüzarlıktı. Neticede, dünyanın en aşağılık ideolojisini dahi salkım saçak dillendirseler, yerkürenin en tartışmasız değerini dahi imtinasızca protesto etseler, ifade özgürlüğü ve protesto demokratik bir haktır. Bu hakkı arzulayan, paşa gönlünün çektiği şekilde, misler gibi kullanır. Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir ülkeyse, polise yahut başka kurumlara, afedersiniz ama, bok yemek düşer.
(Ha elbette, bu laflarım, birkaç saat içerisinde Nihal hanıma doğrultulmuş tamtam seslerini, kelle avcılığı seromonisini, meslekten kovulsun şirretliklerini, onayladığım anlamına gelmiyor. Zaten Nihal hanım, öyle çarçabuk kırılacak bir kalem değil. Salt vakti zamanında çiziktirdiği nefis film eleştirileri için bile şahsımda fahiş miktarda krediye malik.)
Tam, şükür Nihal Bengisu Karaca olayı unutuldu diyecektik ki, bu kez de Aylin Aslım ve Aylin Aslım'a şaka yollu dokunduranların uğradığı linç mevzuu, hidrojen bombası misali, sosyal medyada patlak verdi.
(Twitter, o denli bomboş, o denli incir çekirdeğini doldurmayacak sakil bir mecra ki, ömrünü saçmalıklarla/abukluklarla tüketiyor. İnsanoğlunun gözleri önünde zaman denen mereti şehvetle/faydasızca öldürmekten başka bir özelliği keşfedilmedi henüz. Bir açıdan, post-modern hayatın manasız çiğliğini mimleyen yaldızlı bir alegori evreni. Batsın bu alegori evreni!) Konu bulamama sıkıntısıyla cebelleşen kimi köşe yazıcılarına da fırsat doğdu bittabii. Başladılar "toplumun en bir kıyıda köşede kalmış hücresine değin sinmiş linç kültürü" temalı sığ makaleler döktürmeye. Ee "tivitır faromenleri" durur mu, onların köşeci amcalarından ve dahili teyzelerinden ne eksikleri var, elleri armut toplamıyor ya keratta kerattaların, onlar da ardı ardına bol keseden "linç kültürü aşağı linç kültürü yukarı linç kültürü koş evladım bakkaldan iki ekmek bir süt al sana zahmet" saptamalı yazınları bıloglarına mıloglarına ataçlayıverdi.
Neymiş, linç kültürü kod adlı bir canavar türemiş. Neymiş, bu canavar hemen her canlının ruhunda mevcutmuş. Neymiş, etraf birilerini linç etmeye susamış gözü dönmüş manyaklarla doluymuş. Neymiş, linç kültürüyle savaşmanın yollarını bulamazsak alacalı bulacalı çok fena gelecekler bizi beklemekteymiş.
İyi de, -absürdleştikçe daha da güzelleşen şahane dizi Leyla ile Mecnun tonlamasıyla söylediğimi hayalleyin- , "Allaa haşkına", linç kültürü diye bir şey varsa, o linç kültürü niçin var? Birilerini linç etmekten zevk duyan insanlar varsa, o insanlar birilerini linç etmekten niçin zevk duyuyor? Hani, ortaya bir görüş koyuyorsan, o görüşü temellendireceksin. Ayakları sağlam bir sandalyeye oturtacaksın. Okuyanı mesnetsiz sislerle boğuşturmayacaksın. Nedenini niçinini lutfedip açıklayacaksın. Açıklayamazsan eğer, ahanda iki tanecik sıska soru peydah olur, görüşün, koyu rüzgara yakalanmış kibritten katedral gibi, puf diye, bir çırpıda çöker.
*
Daha fazla uzatmayıp meramımı bodoslama kelimelere dökeyim.
Twitter'da ve birtakım sosyal rıhtımlarda, genel kanının aksine, linç kültüründen ziyade, görülme kültürü palas pandıras dolaşıyor. Seksenli, ama en çok doksanlı yıllardan sonra, varoluş; bilhassa medyanın manşetlerine taşıdığı ünlüler vasıtasıyla, başkaları tarafından görülmeye indirgendi. İnce ince "Bakın şu ünlülere, ne kadar da mutlu ne kadar da önemliler öyle, hayat onlara ekmek kadayıfı, ne, siz yoksa beş dakikalığına bile ünlü olamadınız mı halen, ay yazık size." mesajı pompalandı. ("Öyle bir gün gelecek ki, herkes 15'er dakikalığına ünlü olacak." diyen Andy Warhol'un kulakları çınlasın.) Başkaları tarafından ne kadar çok görülürsen, o kadar varsın denildi. Başkaları seni görmüyorsa, hiçlik bataklığında inliyorsun be nadide kardeşim buyuruldu. Niteliğe değil niceliğe dikkat çekildi. Sanki başkaları tarafından fark edilmediklerinde, fonda "hangi kapıyı çalsam/karşımda buruk acı" parçası tıngırdayacak, Türk sanat musikisinin bedbaht şarkısı kötü kaderlerine boyun eğme çağrısı yapacaktı.
Doksanlı ve iki binli yıllarda zıpzıp zıplayan bu ünlü olmaya çabalama furyasının, bu ense karartıcı pespaye tablonun, müsebbibi de büsbütün bu olgudur.
Anlayacağınız, lince abanan kişilerin esasında kimseyi linç etmek gibi bir derdi tasası yok.
Tüm dertleri ve tasaları falovır sayılarını arttırmak, retivitlere favorilemelere filan mazhar olmak, ezcümle; aşırı ilgiye, hep daha çok alakaya ulaşmak. Bu yolla da varolduklarını duyumsamak. Bunun için geçer akçe neyse, hangi metod alkış getiriyorsa, ona baş vuruyorlar. Nihal Bengisu Karaca'ya saydırmak modaysa ona saydırıyorlar, Aylin Aslım'a sövmek takipçi coşturuyorsa ona sövüyorlar, gündemde kimi haşlamak makbulse onu haşlıyorlar.
Yani.
Aforizma paralamak için bin dereden su zıkkımlananlardan, komiklikli şakalı espri hoplatmak için beş yüz takla fiştekleyenlerden, aşk meşk problematiğiyle alakalı pek fiyakalı tespitlemelerde bulunmak için metafor salıncağında asude sallananlardan, önüne geleni tatlı su muhalifliğiyle yaftalayıp twitter gibi gayet ebleh bir mecrada gayet ev konforu içinde bu alemde çarşı her şeye karşı anarşiğim ben anarşik takılanlardan, nafile kaygılarla tivit kasanlardan, hiçbir farkları yok.
Onlar da başkaları tarafından görülmek peşinde. Bunlar da başkaları tarafından görülmek peşinde. Amaçlar aynı, maksatlar tıpkı. Ortama al birini vur ötekine durumu hakim.
Aralarında yalnızca "üslup" farkı var, hepsi hepsi o.
Ve kaç yaşında oldukları zerre mühim değil, alayı birden çocuk.
İlkokuldayken, her sene bizim sınıfta "hangi süper yeteneğe sahip olmak isterdin" anketi üfürür, çıkan sonuçları kendi kendime değerlendirirdim. Her sene de, istisnasız, "görünmez olmak" şıkkı ağır basardı. Sürü sepet süper güç arasında arzuladığın her şeyi görünmeden görme/rontlama merakı, acayip popülerdi. Lakin, en içine kapanık, en kimseleri iplemez arkadaşım bile, bu cevabı verirken katiyetle eklerdi, "istediğimde tekrar görünür olmak kaydıyla" diye. Çocuklar başkaları tarafından görülmeden varolmayı beceremezler çünkü.
Fakat; büyümek/yetişkin olmak, varoluşunu başkalarının bakışlarına yem yapmamaktan, başkalarını umursamamaktan, önemsediklerin dışında dünyaya posta koymaktan geçiyor. "Ammannnn çok da tın" demekten ve bu çok da tını hakikaten, sahici sahici söylemekten geçiyor. Görünmez olma süper gücünü gömleğine neşeyle iliklemekten geçiyor.
Bu pencereden dikizleyince; twitter tam bir büyü(ye)memiş çocuklar bahçesi.
Modası geçmiş bir adamın sayıklama defteri
14 Nisan 2012 Cumartesi
Büyü(ye)memiş çocuklar bahçesi olarak; Twitter.
Yüzüğü ateşe atın,yok edin dedi ve ortadn kayboldu
Glamdring
zaman:
18:57
6
kişi im Arwen telinle thaed,oha elfçe konuştm dedi
3 Nisan 2012 Salı
Bazen daha sıkı bağlanmak için ayrılınır.
Tanıdığım en arıza kadınlardan biriydi o. Normal insanlar düşman kazanmamak için özel çaba sarf eder, en azından güle oynaya düşman kazanmaktan sakınırlar, o ise tam tersi, düşman kazanmak için elinden geleni ardına koymaz, ruh düşüklüğü hastalığının pençesinde kıvranan psikolojisi allak bullak bir Dostoyevski kahramanı izlenimi bırakırdı herkeste. Hakkında envai çeşit -mütecaviz- tevatür üretilmesinden, hayatına ucundan kıyısından dokunmuş her şahsın yaka silkmesinden tuhaf bir haz alırdı.
İnsanları hiçe saymaktan çılgınca zevkler duyan sadist bir görüntüsü vardı.
Bu yönünü, daima Salvador Dali'ye benzetmişimdir. Hani Salvador Dali, Barcelona'daki soğuk bir hastane odasının solgun griliklerinde, dostsuz ve arkadaşsız, dahili bıyıksız, fazlasıyla kederli biçimde, yavaş yavaş ölüme seyahat etmişti ya. Hep aklımı kurcalamıştır. İnsanları köpek muamelesine tabi tuttuğu için mi dostsuz ve arkadaşsız, yapayalnız ölmüştü? Yoksa nasılsa dostsuz ve arkadaşsız, yapayalnız öleceğini kestirdiği için mi insanlara düpedüz bok çuvalı misali davranmıştı? Bilmiyorum.
Tıpkı bizim arıza hatunun neden bunu yaptığını bilmediğim gibi. Galiba, henüz çocukken çok sevdiği biri kalbini viraneye çevirdi, onu büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. İçinde sonsuz boşluk oluşmasına sebebiyet verdi. (Böyledir. Çocukken yediğimiz darbeler gelecekte bize mezara kadar eşlik edecek çivili travmalara dönüşürler.)
O da büyüyünce, içindeki sonsuz boşluğun sızım sızım sızlamasına dayanamadığından olsa gerek, bir daha kimseyi kalbini kırabilecek kadar kendisine yaklaştırmadı. Yani; bu belalı, fena halde çirkin, çokça da dikenli telli/oturanı çatır çutur çarpan elektrikli sandalyeli haleti, yaratmaya çabaladığı acıklı bir illüzyon.
Kimseler ruhunu göremesin, içindeki dipsiz kuyu boşluğu fark edemesin, "ay ne rezil kız" notunu verip gönül ferahlığıyla yanından geçip gitsinler diye. Onu rahat bıraksınlar diye. Kendi yeraltı dünyasında kaç yüzyıl karanlıklar içinde, gölgelerle düşe kalka soluk aldığını anlamasınlar diye.
Katlanamayacağı gerçeklerle yüz yüze gelmeyi arzulamak insanoğlunun en büyük lanetidir.
O da bu laneti, kara büyüye bulanmış ifritli bir muska gibi boynunda taşıyordu işte.
(Şunun şurasında, önüne gelene densiz yaftalar yapıştıran, alayını üç günde çözdüğünü savlayan kibirli budalalara kapak yazılsın mahiyetinde, aşağılık bir devlet katakullisiyle katledilmiş rahmetli Sabahattin Ali'nin muhteşem romanı Kürk Mantolu Madonna'dan bir kuple alıntı döşenmezsem, olmayacak açıkçası. Mevzuyla alakalı, ne enfes yazmış, nasıl da şahane özetlemiş dillendirmek istediklerimi: "..dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?")
Bütün bu netameli hususiyetlerini bir kenara koyarsam, esasında iyi kızdır. Ziyadesiyle severim onu.
Hoş, bugüne dek gözüme ilişen, rastlaştığım hangi arıza kişiyi sevmedim ki?
İğreti bir özgüvenle etrafta dolanmayan, ruhunu mütemadiyen didiklediği, habire kargışladığı için kendinden katiyen emin olamayan, hasılı; kendiyle hesaplaşabilecek kadar derin, azıcık heyheyli ve de ikircikli, egosunun hem müzmin bekçisi hem de peşindeki amansız suikastçisi olan insanları severim ben.
Onu da -muhtemelen- bu yüzden seviyorum.
Yaşamında da yaklaşık iki senedir bir çocuk mevcuttu. Çocuğa saplamadığı inciticilik, kakmadığı kazık kalmadı, lakin çocuk yine de ondan vazcaymadı. Her kötücül hamlesinden sonra, daha sağlam sarıldı. Sanırım, er ya da geç onun yüreğindeki Berlin duvarını yıkarım, ferah feza mutluluk limanına demirleniriz, ben onu koşulsuz şartsız seversem tüm yaraları kaybolur diye düşündü. Ama, maalesef o işler öyle yürümüyor. Kırmızı çizgilerinden bir yere kadar ödün verebilirsin. Bir noktadan sonra patlama noktasına ulaşıp, gemileri topyekün yakmamak/köprüleri hunharca yıkmamak, imkansızdır. Zira, peygamberlerin bile, bir acı çekme limiti vardır. Çocuğun da sabır bardağı taşmış artık. Birkaç gün evvel bizim kız gene onulmaz bir halt yiyince, bu kez affetmemiş, basmış tekmeyi.
Hüngür hüngür ağlayarak beni aradı. Olanı biteni üstünkörü şekilde çıtlattı. Nihayetinde de, lütfen buluşalım, moralim acayip bozuk, konuşup dertleşmeye aşırı ihtiyaç hissediyorum dedi. Ben de o gün, üşengeçlik anıtı/tembellik vesikası olarak yatağımda bedbin yatıyor, mühim bir açmaz arifesinde abuk bir kararsızlıkla çalkalandığımdan mütevellit, beş bin yıllık bir soytarı mumyası gibi odamın tavanını seyrediyordum.
Hem kızcağıza destek atarım, hem de kafam dağılır fikriyatıyla buluşma teklifini kabul ettim.
Buluştuk.
Ekseriyetle olduğu gibi, eski takvim yapraklarındaki çikolata güzeli imgesiyle ufukta belirdi. Gelincik çiçeği kırmızısı dudaklarına kondurduğu "umarım herkesten ve her şeyden tiksindiğimi çaktırıyorumdur" kıvrımıyla yamacıma çöreklendi. Renk değiştirme yeteneğini yitirmiş bukalemun sersemliğiyle bakışlarını yüzüme dikti. Minik bir hal hatır sorma seansını müteakip, başladı vuku bulan ayrılığı en hurda ayrıntısına değin patır patır dökülmeye.
O döküldü. Ben dinledim. O döküldü. Ben dinledim.
Bir süre bu kısır döngü çalıştığı sirkten topuklayan sütü bozuk trapezci süratiyle sürdü.
Kimi zaman; cüretkar bir dansöz gibi kirpiklerinin kenarında oynaşan kuşkuyla korku karışımı üzücü cümleler kurdu. Kimi zaman; antika bir müzik kutusuna tayini çıkmış minyatür balerin hüznüyle çaresizliğini belirtti.
Kimi zaman; kendine yönelik buruk bir öfkeyle sıkıntısını dillendirdi. Finalde de; halen yok olmamış şeylerin otopsisini yapmanın göğüs kafesine kilitlediği acizlikle konuşmasının bağcığını düğümledi.
Konuşmasından çakozladım ki, o gidince, içindeki imtinayla koruduğu külden şehir apansız çökmüş, ruhundaki sonsuz boşlukta/uçsuz bucaksız yeraltı dünyasında bile yeri yurdu kalmamış.
Lakin konuşmasından bir şeyi daha çakozladım ki, aslında çocuk terk etmiş ama terk etmemiş.
Ayrılmış ama ayrılmamış. Bizimkine uzun uzadıya "sen beni sevmiyorsun" temalı ağır sitemler içeren kelamlar iletmiş, sonra da "hadi eyvallah" buyurmuş.
Bak dedim. Sen bilmezsin.
Savaş devrinde Tatarlar canlı tutsakları cesetlerle karın karına, yüz yüze, dudak dudağa bağlarlar, öylece bir ahıra fırlatırlar ve haftalarca çözmezlermiş. Ta ki ölü canlıyı yiyene kadar.
Seni sevmeyen biriyle birlikte olmanın da bundan hiçbir farkı yoktur. Sen istediğin kadar canlı ol, istediğin kadar neşeli ol, istediğin kadar oksijen moksijen tüket. O seni sevmiyorsa ölmeye mahkumsundur. Hayatla ölümün savaşında mutlaka ölüm galebe çalar. Kudretli olan, mütehakkim olan ölüm çünkü. Hayat kırılgan bir şey. Tarihteki en fiyakalı, en havalı araba, sözgelimi bir Corvette örneğin, bir duvarla çarpıştığında paramparça olur.
Güçlü olan duvardır.
Sen de, kusura bakma ama, çocuğa karşı hep ölüm oldun, hep duvar oldun.
O da ölüp durmaktan, celse celse paramparça olmaktan usanmış belli ki.
Fakat, senin böyle ümitsiz/umutsuz konuşmanı gerektirecek bir durum yok.
Seni kafasında bitiren adam veda konuşması filan zerre uğraşmaz, hele ayrılırken salt "sen beni sevmiyorsun" a hadiseyi dayandırmaz. Bilakis, yıpratıcı bir duyarsızlıkla, kayıtsız kalır.
O bu hareketiyle; sen beni öldürdün. Aval aval bakma, türlü mucizelere muktedir orta çağ şamanı kostümünü bedenine geçir ve beni dirilt demek istiyor. Un ufak olmuş organlarımı teker teker onar demek istiyor.
Kendimden biliyorum.
Fersah fersah vakit önce, senden milyon kat beter, arıza hatunların kraliçesi bir kızla birlikteydim. Son çare düşüncesiyle, aynı üslubu ben de bellemiştim. "Sen beni sevmiyorsun" deyip, ıssız inime çekilmiştim.
Kararımda da -sözde- ciddiyim. N'oldu peki? Tutup -nefret ettiğini bildiğim babaannesinden el işi öğrenip- bana bir eldiven ördü, üzerine de "ben olsam ben de benden ayrılırdım. pisliğin teki olduğumun farkındayım. benden ayrıl. ama lütfen seni sevdiğimi bil. aksini kaldıramam." tadında bir not karaladı, bana yolladı.
Ben de ossaat yelkenleri suya indirdim.
Anlayacağın, bazen daha sıkı bağlanmak için ayrılınır.
Sen de derhal koş, bir şeyler yap. Onu geri kazanmak için değil ama, onu sevdiğini bilsin diye bir şeyler yap.
Ve vurgulu bir tonlamayla bildiriyorum ki, "SÖYLEME!", "YAP!".
Şayet ufak tefek de olsa, onu sevdiğini belgeleyen bir kıvılcım çakarsan -ateşe dahi lüzum yok.
Muhakkak barışacaksınız. Ahanda şu aptal masaya çiziktiriyorum.
*
1 Nisan öğlesi telefonla aradı. Bir yandan doğum günümü kutladı -1 Nisan doğum günümdü.
Beri yandan müjdeli havadisi yetiştirdi.
Barışmışlar.
Dipnot:
Curzio Malaparte derler, malum yazımda adını sitayişle andığım, büyük bir İtalyan yazar vardır. Onun olağanüstü şaheseri Kaputt'da okumuştum Tatarların eylediği işkence öyküsünü.
Siz de bir yerlerde rastlarsanız kesinkes okuyun Kaputt'u. Okumazsanız yazık edersiniz.
İnsanları hiçe saymaktan çılgınca zevkler duyan sadist bir görüntüsü vardı.
Bu yönünü, daima Salvador Dali'ye benzetmişimdir. Hani Salvador Dali, Barcelona'daki soğuk bir hastane odasının solgun griliklerinde, dostsuz ve arkadaşsız, dahili bıyıksız, fazlasıyla kederli biçimde, yavaş yavaş ölüme seyahat etmişti ya. Hep aklımı kurcalamıştır. İnsanları köpek muamelesine tabi tuttuğu için mi dostsuz ve arkadaşsız, yapayalnız ölmüştü? Yoksa nasılsa dostsuz ve arkadaşsız, yapayalnız öleceğini kestirdiği için mi insanlara düpedüz bok çuvalı misali davranmıştı? Bilmiyorum.
Tıpkı bizim arıza hatunun neden bunu yaptığını bilmediğim gibi. Galiba, henüz çocukken çok sevdiği biri kalbini viraneye çevirdi, onu büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. İçinde sonsuz boşluk oluşmasına sebebiyet verdi. (Böyledir. Çocukken yediğimiz darbeler gelecekte bize mezara kadar eşlik edecek çivili travmalara dönüşürler.)
O da büyüyünce, içindeki sonsuz boşluğun sızım sızım sızlamasına dayanamadığından olsa gerek, bir daha kimseyi kalbini kırabilecek kadar kendisine yaklaştırmadı. Yani; bu belalı, fena halde çirkin, çokça da dikenli telli/oturanı çatır çutur çarpan elektrikli sandalyeli haleti, yaratmaya çabaladığı acıklı bir illüzyon.
Kimseler ruhunu göremesin, içindeki dipsiz kuyu boşluğu fark edemesin, "ay ne rezil kız" notunu verip gönül ferahlığıyla yanından geçip gitsinler diye. Onu rahat bıraksınlar diye. Kendi yeraltı dünyasında kaç yüzyıl karanlıklar içinde, gölgelerle düşe kalka soluk aldığını anlamasınlar diye.
Katlanamayacağı gerçeklerle yüz yüze gelmeyi arzulamak insanoğlunun en büyük lanetidir.
O da bu laneti, kara büyüye bulanmış ifritli bir muska gibi boynunda taşıyordu işte.
(Şunun şurasında, önüne gelene densiz yaftalar yapıştıran, alayını üç günde çözdüğünü savlayan kibirli budalalara kapak yazılsın mahiyetinde, aşağılık bir devlet katakullisiyle katledilmiş rahmetli Sabahattin Ali'nin muhteşem romanı Kürk Mantolu Madonna'dan bir kuple alıntı döşenmezsem, olmayacak açıkçası. Mevzuyla alakalı, ne enfes yazmış, nasıl da şahane özetlemiş dillendirmek istediklerimi: "..dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?")
Bütün bu netameli hususiyetlerini bir kenara koyarsam, esasında iyi kızdır. Ziyadesiyle severim onu.
Hoş, bugüne dek gözüme ilişen, rastlaştığım hangi arıza kişiyi sevmedim ki?
İğreti bir özgüvenle etrafta dolanmayan, ruhunu mütemadiyen didiklediği, habire kargışladığı için kendinden katiyen emin olamayan, hasılı; kendiyle hesaplaşabilecek kadar derin, azıcık heyheyli ve de ikircikli, egosunun hem müzmin bekçisi hem de peşindeki amansız suikastçisi olan insanları severim ben.
Onu da -muhtemelen- bu yüzden seviyorum.
Yaşamında da yaklaşık iki senedir bir çocuk mevcuttu. Çocuğa saplamadığı inciticilik, kakmadığı kazık kalmadı, lakin çocuk yine de ondan vazcaymadı. Her kötücül hamlesinden sonra, daha sağlam sarıldı. Sanırım, er ya da geç onun yüreğindeki Berlin duvarını yıkarım, ferah feza mutluluk limanına demirleniriz, ben onu koşulsuz şartsız seversem tüm yaraları kaybolur diye düşündü. Ama, maalesef o işler öyle yürümüyor. Kırmızı çizgilerinden bir yere kadar ödün verebilirsin. Bir noktadan sonra patlama noktasına ulaşıp, gemileri topyekün yakmamak/köprüleri hunharca yıkmamak, imkansızdır. Zira, peygamberlerin bile, bir acı çekme limiti vardır. Çocuğun da sabır bardağı taşmış artık. Birkaç gün evvel bizim kız gene onulmaz bir halt yiyince, bu kez affetmemiş, basmış tekmeyi.
Hüngür hüngür ağlayarak beni aradı. Olanı biteni üstünkörü şekilde çıtlattı. Nihayetinde de, lütfen buluşalım, moralim acayip bozuk, konuşup dertleşmeye aşırı ihtiyaç hissediyorum dedi. Ben de o gün, üşengeçlik anıtı/tembellik vesikası olarak yatağımda bedbin yatıyor, mühim bir açmaz arifesinde abuk bir kararsızlıkla çalkalandığımdan mütevellit, beş bin yıllık bir soytarı mumyası gibi odamın tavanını seyrediyordum.
Hem kızcağıza destek atarım, hem de kafam dağılır fikriyatıyla buluşma teklifini kabul ettim.
Buluştuk.
Ekseriyetle olduğu gibi, eski takvim yapraklarındaki çikolata güzeli imgesiyle ufukta belirdi. Gelincik çiçeği kırmızısı dudaklarına kondurduğu "umarım herkesten ve her şeyden tiksindiğimi çaktırıyorumdur" kıvrımıyla yamacıma çöreklendi. Renk değiştirme yeteneğini yitirmiş bukalemun sersemliğiyle bakışlarını yüzüme dikti. Minik bir hal hatır sorma seansını müteakip, başladı vuku bulan ayrılığı en hurda ayrıntısına değin patır patır dökülmeye.
O döküldü. Ben dinledim. O döküldü. Ben dinledim.
Bir süre bu kısır döngü çalıştığı sirkten topuklayan sütü bozuk trapezci süratiyle sürdü.
Kimi zaman; cüretkar bir dansöz gibi kirpiklerinin kenarında oynaşan kuşkuyla korku karışımı üzücü cümleler kurdu. Kimi zaman; antika bir müzik kutusuna tayini çıkmış minyatür balerin hüznüyle çaresizliğini belirtti.
Kimi zaman; kendine yönelik buruk bir öfkeyle sıkıntısını dillendirdi. Finalde de; halen yok olmamış şeylerin otopsisini yapmanın göğüs kafesine kilitlediği acizlikle konuşmasının bağcığını düğümledi.
Konuşmasından çakozladım ki, o gidince, içindeki imtinayla koruduğu külden şehir apansız çökmüş, ruhundaki sonsuz boşlukta/uçsuz bucaksız yeraltı dünyasında bile yeri yurdu kalmamış.
Lakin konuşmasından bir şeyi daha çakozladım ki, aslında çocuk terk etmiş ama terk etmemiş.
Ayrılmış ama ayrılmamış. Bizimkine uzun uzadıya "sen beni sevmiyorsun" temalı ağır sitemler içeren kelamlar iletmiş, sonra da "hadi eyvallah" buyurmuş.
Bak dedim. Sen bilmezsin.
Savaş devrinde Tatarlar canlı tutsakları cesetlerle karın karına, yüz yüze, dudak dudağa bağlarlar, öylece bir ahıra fırlatırlar ve haftalarca çözmezlermiş. Ta ki ölü canlıyı yiyene kadar.
Seni sevmeyen biriyle birlikte olmanın da bundan hiçbir farkı yoktur. Sen istediğin kadar canlı ol, istediğin kadar neşeli ol, istediğin kadar oksijen moksijen tüket. O seni sevmiyorsa ölmeye mahkumsundur. Hayatla ölümün savaşında mutlaka ölüm galebe çalar. Kudretli olan, mütehakkim olan ölüm çünkü. Hayat kırılgan bir şey. Tarihteki en fiyakalı, en havalı araba, sözgelimi bir Corvette örneğin, bir duvarla çarpıştığında paramparça olur.
Güçlü olan duvardır.
Sen de, kusura bakma ama, çocuğa karşı hep ölüm oldun, hep duvar oldun.
O da ölüp durmaktan, celse celse paramparça olmaktan usanmış belli ki.
Fakat, senin böyle ümitsiz/umutsuz konuşmanı gerektirecek bir durum yok.
Seni kafasında bitiren adam veda konuşması filan zerre uğraşmaz, hele ayrılırken salt "sen beni sevmiyorsun" a hadiseyi dayandırmaz. Bilakis, yıpratıcı bir duyarsızlıkla, kayıtsız kalır.
O bu hareketiyle; sen beni öldürdün. Aval aval bakma, türlü mucizelere muktedir orta çağ şamanı kostümünü bedenine geçir ve beni dirilt demek istiyor. Un ufak olmuş organlarımı teker teker onar demek istiyor.
Kendimden biliyorum.
Fersah fersah vakit önce, senden milyon kat beter, arıza hatunların kraliçesi bir kızla birlikteydim. Son çare düşüncesiyle, aynı üslubu ben de bellemiştim. "Sen beni sevmiyorsun" deyip, ıssız inime çekilmiştim.
Kararımda da -sözde- ciddiyim. N'oldu peki? Tutup -nefret ettiğini bildiğim babaannesinden el işi öğrenip- bana bir eldiven ördü, üzerine de "ben olsam ben de benden ayrılırdım. pisliğin teki olduğumun farkındayım. benden ayrıl. ama lütfen seni sevdiğimi bil. aksini kaldıramam." tadında bir not karaladı, bana yolladı.
Ben de ossaat yelkenleri suya indirdim.
Anlayacağın, bazen daha sıkı bağlanmak için ayrılınır.
Sen de derhal koş, bir şeyler yap. Onu geri kazanmak için değil ama, onu sevdiğini bilsin diye bir şeyler yap.
Ve vurgulu bir tonlamayla bildiriyorum ki, "SÖYLEME!", "YAP!".
Şayet ufak tefek de olsa, onu sevdiğini belgeleyen bir kıvılcım çakarsan -ateşe dahi lüzum yok.
Muhakkak barışacaksınız. Ahanda şu aptal masaya çiziktiriyorum.
*
1 Nisan öğlesi telefonla aradı. Bir yandan doğum günümü kutladı -1 Nisan doğum günümdü.
Beri yandan müjdeli havadisi yetiştirdi.
Barışmışlar.
Dipnot:
Curzio Malaparte derler, malum yazımda adını sitayişle andığım, büyük bir İtalyan yazar vardır. Onun olağanüstü şaheseri Kaputt'da okumuştum Tatarların eylediği işkence öyküsünü.
Siz de bir yerlerde rastlarsanız kesinkes okuyun Kaputt'u. Okumazsanız yazık edersiniz.
Yüzüğü ateşe atın,yok edin dedi ve ortadn kayboldu
Glamdring
zaman:
14:28
7
kişi im Arwen telinle thaed,oha elfçe konuştm dedi
17 Mart 2012 Cumartesi
Öyle.
Kadeh kadeh ağlaklık içeren, arabesk dozu yazı fazlasıyla prim yapsın için yüksek tutulmuş, birbirinden gereksiz ve de kıymetsiz aşk yazıları karalasaydım, herkesin gövdesinde durup duran birtakım aşk meşk yaralarını parazitçe kanırtsaydım, ekmek ihtiyacımı ordan karşılasaydım, şu an beni yere göğe sığdıramıyordunuz.
Çakma Küçük İskender'liğe yahut imitasyon Ah Muhsin Ünlü'lüğe abansaydım, abartılı metaforları ve de zorlama imgeleri kadim tesbih misali alt alta dizseydim, bir de utanmadan kalemimle kustuğum "şeye" şiir deseydim, bilhassa tineycırlık günlerinin son demlerini yudumlayan şabalak hanım fanlarımdan yakayı zor kurtarırdım.
Oğuz Atay gibi dehşet büyük bir romancıya süper ayıp ettiğimi zerre mühimsemeyip hoyratça Oğuz Ataycılık oynasaydım, -olmayan- varoluşsal sorunsallarımı -olmayan- ontolojik kaygılarımla harman edip, ortaya; alımı çalımı bol, fiyakası cakası gani, debdebesi ihtişamı karun metinler çıkarsaydım, derin ve kalp çizici olmaya çalışırken gitgide sığ ve ruh örseleyici olsaydım, Olric'li Albayım'lı mutsuz mendebur lakırdıları ağzımdan eksiltmeseydim, hepinizin gözünde "ay her cümlesinin altını çizmek istiyorum ne müthiş" adamdım.
Kaybeden edebiyatı coşturmaya gönül indirseydim, adeta bir Bukowski'yim ayaklarına yatsaydım, tanıdık hikayeleri sunturlu sövgü sosuna bulayıp araya üç beş yaldızı çok lakin manası sıfır derece aforizmalar attırıp boğazınıza sertçe tıksaydım, hele hele sigara ve bira refakatinde pek cerbezeli bir fotoğrafımı da işin bitişiğine katsaydım, benden kralı, benden afilisi, benden yakışıklısı, benden desturlusu yoktu bu alemde.
Allah'ın günü politik doğruculuğun ta dibine dibine muazzam tınılarla vursaydım, Hrant Dink senin Nedim Şener benim Sabahattin Ali onun Türkiye'de adaletsizlik vesikaları nasılsa tükenmez şunun geniş ferah salınsaydım, içinde tek bir fikir bile barınmayan birbirinden kolay "vicdan sömürme" satırları paralasaydım, samimiyetsiz samimiyetsiz, "herifçioğlu n'acayip yazıyor hastanım birader" taltifleriniz kulağımda sıraya girerdi, sırtım da habire, mütemadiyen sıvazlanırdı.
Ortaokulda "abaza osbirci salak" etiketini yapıştırdığımız şahısların yetişkinlik limanına çengel takmış versiyonları gibi davransaydım, Am/göt/meme mizahının en sakil ve rezil ve sefil ve pespaye ve bön ve donuk ve basit ve ucuz ve yüz kızartıcı ve mide pisletici ve ve ve çeşidini sergileseydim, bu cenahlarda sürtmezdim zaten, çoktan twitter fenomeni olmuş, bilmem kaç bin "falovırımla", "ay felaket komik felaket zeki adam" iltifatlarımla, arşa dayanmış egomla, gül gibi yaşayıp gitmiştim.
Ama bu hiç güzel hareketleri eylemedim. Eylemeye de niyetim yok açıkçası.
Popüler olmak gibi bir derdim, bir tasam, bir endişem mevcut değil çok şükür. Popülerliğin, beslenme uzmanı jargonuyla söyleyecek olursam, en az üç beyaz kadar tehlikeli ve kötü bir şey olduğunu iyi bilirim.
Bazı istisnalar dışında, popüler edebiyatçılar kötü edebiyatçılardır. Popüler sinemacılar kötü sinemacılardır. Popüler sanatçılar kötü sanatçılardır.
Popüler olmak için türlü ihtilaçlarla kavrulana, aklını peynir ekmekle hapır küpür yemiş gözüyle bakarım.
Bu mevzuda Enis Batur'cuyum şahsen. Enis Bey'in birkaç yüz adet kemik okur kitlesi vardır, onlara şık ve zarif bir içtenlikle "sokulgan okur" der, daha fazlasını da asla, kat'a arzulamaz. Hani günün birinde Hıncal Uluç bir kitabını acayip övmüş, o da dakikasında telefona sarılmış, Hıncal Uluç teşekkür edecek herhalde diye içinden geçirirken adamı bir temiz kalaylamış, "Bana bu kötülüğü ne demeye yaptın Hıncal, sayende kitabım popüler olacak" sitemini çimdiklemiş ya. Benimki de o hesap. (İngiliz edebiyatını yalayıp yutmuş rahmetli Mina Urgan'da, Bir Dinazorun Anıları isimli eseri best seller raflarına yerleştiğinde, Tanrım ben nerde yanlış yaptım diye kara kara düşündüğünü, konuşlandığı her mecrada dillendirmişti.)
Ayrıca, bir yazıcı için, popüler olmak demek, artık okurdan ziyade, mebzul miktarda hayrana sahip olmak demek. Ki ben, hayranım olmasından, elm sokağının kaçık lordu Freddy Kruger peşime düşmüşçesine, ürkerim, korkarım, mümkün mertebe fellik fellik kaçarım. Hayranlık müessesesi iki yüzü keskin bir bıçaktır çünkü. Zira, aşk ve nefret isimli iki vahşi hissiyat, bir paranın iki tarafı misali, birbirini tamamlar bu hususta.
Hayran kişi, hayran olduğu kişiye, pasta yapmaya hazırlanan ev hanımı titizliğiyle, belli bir kalıp diker ve o kalıbın dışına katiyetle taşmamasını emreder. Taştığı vakit de, azılı düşman kesilir. Bu manyaklığı, vakti zamanında hayran olduğu kişiyi öldürmeye kadar vardıranlar bile görülmüştür.
O sebepten, sevenim olsun, beğenenim bulunsun, fakat kimse bana hayran yazılmasın mümkünse.
Yani. Ezcümle. Kendi çapında, kendi istikametinde, kendi evreninde, keyfe keder yazınlar döşenen, eni konu taşlar çatlasın on beş yirmi insan tarafından okunan, alelade bir bılogır parçasıyım.
Halimden de -şaşacaksınız muhtemelen ama- gayet memnunum.
Tam bu noktada, Woody Allen'dan da bir duble bahsetmezsem, maazallah hayati derecede önemli
bir organım şişer ha.
Woody, eleştirmenlerin aman aman ölüp bayılmadığı, sitayişle adını anmadığı, lakin benim çılgınca sevgi beslediğim Deconstruction Harry filminde, odağını yitirmiş bir aktörü anlatır. Akreple yelkovan ilerledikçe, bu aktör, daha da flulaşmakta, daha da silikleşmekte, handiyse bir sansür aracı olan "buzlama" halini almaktadır. Kamera onun görüntüsünü net bir şekilde çekemez, odaklanamaz olmuştur artık. Sadece kamera mı?
Ailesi, arkadaşları, tanışları, ona bakamazlar, baktıkça iç bulantılarına, kusma nöbetlerine kapılırlar. Psikologlarmış, doktorlarmış, hiçbir yeminli tıp üyesi çare bulamaz bu illete.
Ben de, aynaya göz diktiğimde, kendi suretimi net bir şekilde göreyim. Kendi kameramın merceğinde odağımı kaybetmeyeyim.
E bir de, kıymet verdiğim, saygı duyduğum bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki insanlar tarafından okunmaya, anlaşılmaya devam edeyim. Onlar bana baktıkça, flulaşmayan, silikleşmeyen, karlama yapmayan bir adam görsünler.
Gerisi, yarım tırnak dahi umurumda değil.
İster inanın, ister inanmayın, ama.
Öyle.
Çakma Küçük İskender'liğe yahut imitasyon Ah Muhsin Ünlü'lüğe abansaydım, abartılı metaforları ve de zorlama imgeleri kadim tesbih misali alt alta dizseydim, bir de utanmadan kalemimle kustuğum "şeye" şiir deseydim, bilhassa tineycırlık günlerinin son demlerini yudumlayan şabalak hanım fanlarımdan yakayı zor kurtarırdım.
Oğuz Atay gibi dehşet büyük bir romancıya süper ayıp ettiğimi zerre mühimsemeyip hoyratça Oğuz Ataycılık oynasaydım, -olmayan- varoluşsal sorunsallarımı -olmayan- ontolojik kaygılarımla harman edip, ortaya; alımı çalımı bol, fiyakası cakası gani, debdebesi ihtişamı karun metinler çıkarsaydım, derin ve kalp çizici olmaya çalışırken gitgide sığ ve ruh örseleyici olsaydım, Olric'li Albayım'lı mutsuz mendebur lakırdıları ağzımdan eksiltmeseydim, hepinizin gözünde "ay her cümlesinin altını çizmek istiyorum ne müthiş" adamdım.
Kaybeden edebiyatı coşturmaya gönül indirseydim, adeta bir Bukowski'yim ayaklarına yatsaydım, tanıdık hikayeleri sunturlu sövgü sosuna bulayıp araya üç beş yaldızı çok lakin manası sıfır derece aforizmalar attırıp boğazınıza sertçe tıksaydım, hele hele sigara ve bira refakatinde pek cerbezeli bir fotoğrafımı da işin bitişiğine katsaydım, benden kralı, benden afilisi, benden yakışıklısı, benden desturlusu yoktu bu alemde.
Allah'ın günü politik doğruculuğun ta dibine dibine muazzam tınılarla vursaydım, Hrant Dink senin Nedim Şener benim Sabahattin Ali onun Türkiye'de adaletsizlik vesikaları nasılsa tükenmez şunun geniş ferah salınsaydım, içinde tek bir fikir bile barınmayan birbirinden kolay "vicdan sömürme" satırları paralasaydım, samimiyetsiz samimiyetsiz, "herifçioğlu n'acayip yazıyor hastanım birader" taltifleriniz kulağımda sıraya girerdi, sırtım da habire, mütemadiyen sıvazlanırdı.
Ortaokulda "abaza osbirci salak" etiketini yapıştırdığımız şahısların yetişkinlik limanına çengel takmış versiyonları gibi davransaydım, Am/göt/meme mizahının en sakil ve rezil ve sefil ve pespaye ve bön ve donuk ve basit ve ucuz ve yüz kızartıcı ve mide pisletici ve ve ve çeşidini sergileseydim, bu cenahlarda sürtmezdim zaten, çoktan twitter fenomeni olmuş, bilmem kaç bin "falovırımla", "ay felaket komik felaket zeki adam" iltifatlarımla, arşa dayanmış egomla, gül gibi yaşayıp gitmiştim.
Ama bu hiç güzel hareketleri eylemedim. Eylemeye de niyetim yok açıkçası.
Popüler olmak gibi bir derdim, bir tasam, bir endişem mevcut değil çok şükür. Popülerliğin, beslenme uzmanı jargonuyla söyleyecek olursam, en az üç beyaz kadar tehlikeli ve kötü bir şey olduğunu iyi bilirim.
Bazı istisnalar dışında, popüler edebiyatçılar kötü edebiyatçılardır. Popüler sinemacılar kötü sinemacılardır. Popüler sanatçılar kötü sanatçılardır.
Popüler olmak için türlü ihtilaçlarla kavrulana, aklını peynir ekmekle hapır küpür yemiş gözüyle bakarım.
Bu mevzuda Enis Batur'cuyum şahsen. Enis Bey'in birkaç yüz adet kemik okur kitlesi vardır, onlara şık ve zarif bir içtenlikle "sokulgan okur" der, daha fazlasını da asla, kat'a arzulamaz. Hani günün birinde Hıncal Uluç bir kitabını acayip övmüş, o da dakikasında telefona sarılmış, Hıncal Uluç teşekkür edecek herhalde diye içinden geçirirken adamı bir temiz kalaylamış, "Bana bu kötülüğü ne demeye yaptın Hıncal, sayende kitabım popüler olacak" sitemini çimdiklemiş ya. Benimki de o hesap. (İngiliz edebiyatını yalayıp yutmuş rahmetli Mina Urgan'da, Bir Dinazorun Anıları isimli eseri best seller raflarına yerleştiğinde, Tanrım ben nerde yanlış yaptım diye kara kara düşündüğünü, konuşlandığı her mecrada dillendirmişti.)
Ayrıca, bir yazıcı için, popüler olmak demek, artık okurdan ziyade, mebzul miktarda hayrana sahip olmak demek. Ki ben, hayranım olmasından, elm sokağının kaçık lordu Freddy Kruger peşime düşmüşçesine, ürkerim, korkarım, mümkün mertebe fellik fellik kaçarım. Hayranlık müessesesi iki yüzü keskin bir bıçaktır çünkü. Zira, aşk ve nefret isimli iki vahşi hissiyat, bir paranın iki tarafı misali, birbirini tamamlar bu hususta.
Hayran kişi, hayran olduğu kişiye, pasta yapmaya hazırlanan ev hanımı titizliğiyle, belli bir kalıp diker ve o kalıbın dışına katiyetle taşmamasını emreder. Taştığı vakit de, azılı düşman kesilir. Bu manyaklığı, vakti zamanında hayran olduğu kişiyi öldürmeye kadar vardıranlar bile görülmüştür.
O sebepten, sevenim olsun, beğenenim bulunsun, fakat kimse bana hayran yazılmasın mümkünse.
Yani. Ezcümle. Kendi çapında, kendi istikametinde, kendi evreninde, keyfe keder yazınlar döşenen, eni konu taşlar çatlasın on beş yirmi insan tarafından okunan, alelade bir bılogır parçasıyım.
Halimden de -şaşacaksınız muhtemelen ama- gayet memnunum.
Tam bu noktada, Woody Allen'dan da bir duble bahsetmezsem, maazallah hayati derecede önemli
bir organım şişer ha.
Woody, eleştirmenlerin aman aman ölüp bayılmadığı, sitayişle adını anmadığı, lakin benim çılgınca sevgi beslediğim Deconstruction Harry filminde, odağını yitirmiş bir aktörü anlatır. Akreple yelkovan ilerledikçe, bu aktör, daha da flulaşmakta, daha da silikleşmekte, handiyse bir sansür aracı olan "buzlama" halini almaktadır. Kamera onun görüntüsünü net bir şekilde çekemez, odaklanamaz olmuştur artık. Sadece kamera mı?
Ailesi, arkadaşları, tanışları, ona bakamazlar, baktıkça iç bulantılarına, kusma nöbetlerine kapılırlar. Psikologlarmış, doktorlarmış, hiçbir yeminli tıp üyesi çare bulamaz bu illete.
Ben de, aynaya göz diktiğimde, kendi suretimi net bir şekilde göreyim. Kendi kameramın merceğinde odağımı kaybetmeyeyim.
E bir de, kıymet verdiğim, saygı duyduğum bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki insanlar tarafından okunmaya, anlaşılmaya devam edeyim. Onlar bana baktıkça, flulaşmayan, silikleşmeyen, karlama yapmayan bir adam görsünler.
Gerisi, yarım tırnak dahi umurumda değil.
İster inanın, ister inanmayın, ama.
Öyle.
Yüzüğü ateşe atın,yok edin dedi ve ortadn kayboldu
Glamdring
zaman:
18:25
10
kişi im Arwen telinle thaed,oha elfçe konuştm dedi
9 Mart 2012 Cuma
Psikoloğumun not defterini ele geçirdim!
Uzun uğraşlarım, müthiş çabalarım, türlü hınzırlıklarım, çeşitli çakallıklarım nihayet sonuç verdi. Ve size bildirmekten kıvanç duyarım ki, bir süredir gitmekte olduğum psikoloğumun -gizli- not defterini ele geçirdim.
Her ne kadar hakkımda çiziktirdiği "büyük ruh hastası" saptaması dışında hemen hiçbir görüşüne katılmasam da, bu çok mühim, çok acayip, çok saklı belgeyi sizlerle paylaşmadan edemedim.
Buyrun, birlikte okuyalım.
1 Ocak 2012: Kendisine sekreter dememe fena şekilde bozulan ve bu yüzden evimin kapısına "Sekreter senin bacındır, asistanım ben asistan sikearler!1!1! imza;bir dost" diye tehdit mektubu bırakan manyak yardımcım bugün Semih Y. isimli ilginç bir kişinin randevu talep ettiğini iletti. Ona bu hastanın nesi ilginç ki sualini sorduğumdaysa, "Baksanıza" dedi. "Dosyaya ataçlamak için vesikalık bir fotoğraf istedim, o ise bana çingene pembesi bir salyangoza erotik film hamlesi yaptığını resmeden bir fotoğraf verdi." dedi. Fotoğrafa şöyle bir göz sürdüm. Ve o an, nasıl anlatsam, hani ekzorsist filmlerinin açılış sahnesinde, karta kaçmış sakallı bir rahip uyurken ekranda görünür, aniden uykusundan uyanır, balkona doğru seğirtir, daha gökyüzüne bakar bakmaz şeytanın yerküreye geri döndüğünü anlar, ve kalbine o saniye -dıptıs dıptıs gerilim melodisi eşliğinde- bir korku saplanır ya, benim de içime öyle bir korku saplandı. Allah sonumuzu hayır etsin. Allah mı? Bir dakika ya, ben ateistim, ne Allah'ı. Hoff, Samanyolu izlemeye bir son versem iyi olacak. Ama çok absürtler be not defteri vallahi bak:( Vallahi mi?!?
7 Ocak 2012: Bugün Semih Y. ile ilk seansımızı gerçekleştirdik. Freud ekolünden gelen bir psikolog olduğumdan mütevellit, kendisine "Düzenli seks hayatınızda bugüne kadar herhangi bir problem yaşadınız mı" gibi gayet rutin bir soru sordum. O ise bu soruyu "Ahahaha, en son dört sene önce öpüştüm bana düzenli seks hayatı dedi ya, ahahaha" diye dizlerine vura vura kahkahalar atarak yanıtladı. On dakika kadar da gülmeye devam etti. Sonrasındaysa, birden bire ciddi bir tavır takındı ve Freud'un aslında psikanalizmin kurucusu koca bir dehadan ziyade devasa bir sapık olduğu, günümüzde yaşasaydı muhtemelen çocuk pornosu izlemekten hapse tıkılacağı, hapiste de fazla masturbasyondan vefat edeceği üzerine bir söylev döşendi. Seansın sonuna kadar da bu söylevi sürdürdü. Galiba büyük bir ruh hastasıyla karşı karşıyayım.
12 Ocak 2012: Seks hayatınızda bir sorun var mı sorusunu tekrarladım. Sorumu cevaplayacağı yerde, Arka Sokaklar dizisinin halen nasıl devam edebildiğine mana veremediğini, tarihteki en rezil dizilerden biri olduğunu, şayet bu sezonda sona ermezse kendi elleriyle gidip diziyi noktalandıracağını -şehvetle- anlattı. Bu konuda çok kanlı bir eylem planı olduğunu belirtti. Dizinin başrol oyuncularından Rıza Baba karakterini canlandıran herifi setin ortasında hunharca katledecekmiş. Bu iş için cinayet silahı olarak Witch King'in çivili topuzunu uygun görmüş. Onun kafatası parçalanırken kulağına çalınacak o muhteşem çıtırtı sesi onu kendisinden geçirtecekmiş öyle diyor. George Gershwin bile o sesten daha şahane bir müzik besteleyemez diye de ekliyor. Duruşmada da hakim kendisinden savunmasını istediğinde, bir anonim halk türküsü olan; "Çimlere basmaa Rızaaa çimleri eeeziiiyoorsun yorsun, kusura bakma ama Rıza, embesile benziyooorsunnn" şarkısını icra edecekmiş. Yengeç dansıyla da olayı süsleyecekmiş. Bu -kendi deyişiyle- inanılmaz başarılı canlı performansını müteakiben hakimin kendisini serbest bırakacağından emin. Ya geleceğin Tarantino'sunu tedavi etmeye uğraşıyorum ya da Tim Burton beyinli çılgın bir seri katile bulaşmış vaziyetteyim.
O değil de, canım sıkıldı. Beşinci Boyut bu saatte miydi?
15 Ocak 2012: Bir değişiklik olsun diye seks mevzuundan cayıp, çocukluğunuzdan bahsedelim dedim. "Hayhay efendim" demesiyle, lafa girmesi bir oldu. "Daha çocukluğunda sütlü tatlı canavarı olarak nam salmış bir şahsım. Hatta canavar sözcüğü, eylemekte olduğum korkunçluğu, şirinleştirerek örtbas etme girişimi olur. Aslında ben bir sütlü tatlı katili, bir sütlü tatlı teröristiyim. Sütle yapılmış zavallı, biçare, kadersiz tatlıları bir güzel mideye indiriyor, bununla yetinmiyor ve hep daha fazlasını istiyorum, daha fazlasını, daha fazlasını.
O kadar ki, bir keresinde, annemin altın günü vesilesiyle bize gelecek olan 666 adet şeytan ruhlu dedikoducu kadının yemesi için yaptığı üç tepsi kazandibini tek başıma yiyerek, adeta bir Hitler edasıyla, kazandibi ırkına karşı gaddarca soykırım uygulamıştım. Gaz odasında ceset yığını görmüş masum insan çalımıyla annem beni bastığındaysa, yüzsüzce bir de 'ellerine sağlık Bolu'lu Sıdıka Usta' şakasını ateşleyebilmiş, 'ekiri tükiri' diye kazandibili ağzıyla pis pis de gülebilmiş bir kişiyim.
Yani hem katil, hem terörist, hem yüzsüz, hem de arsızım. Kötü bir insan mıyım ne?"
Tüm bu cümlelerinden sonra bacaklarıma kapanıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Bu çocukla başım dertte, ne yapsam bilmiyorum.
20 Ocak 2012: Hayatımda mebzul miktarda deliyle cebelleşmişliğim var ama bu denli çenesi düşük bir şizofrenle ilk kez rastlaşıyorum. Bu yüzden hastayı hipnoz etme kararı aldım. Ama almaz olaydım. Uyanık halinden daha fazla konuştu ve işin kötüsü sorularıma daha da alakasız, daha da alaycı, daha da sarkastik cevaplar verdi. Resmen herifçioğlunun şamaroğlanı oldum. Mesela "Hayattaki en büyük korkunuz nedir" dedim. O ise ciddi ciddi cevap vereceği yerde, "Elbette Kudret'in ağzında sigara varken bir yandan zeytinyağlı enginar yiyip bir yandan kana kana rakı içebilme yeteneğini yitirmesi" cevabını verdi. Ayıp diye bir şey mevcut ama ya. Bir sorumu da insan gibi cevapla be kardeşim bir sorumu da insan gibi cevapla. Bir de hiç utanmadan "İnanın doğru söylüyorum doktor hanım, Kudret'in bu ultra fantastik özelliğiyle ailecek gurur duyuyoruz da" diyor. Kudret babasının adıymış bu arada. Haspinallah. Haspinallah mı? Samanyolu/Beşinci Boyut/Salih Abi/Error error error.
25 Ocak 2012: Semih Y. bu seansa katılmadı. Feci biçimde grip olmuş, evde sümüklü burnunu çeke çeke, yorgan döşek yatıyormuş. Ama katiyen merak etmemeliymişim. Çünkü bana seansta lakırdılayacağı şeyleri bir kağıda karalamış ve kuryeyle yollamış. Neler mi karalamış, ahanda karaladıkları.
"Sevgili psikolog, dün gece -nurlara karışsın- pis enteresan bir rüya gördüm. Rüyamda Hobbit köyde Gandalf ile güzel güzel pipo tüttürüyorduk. Kafalarımız bir milyondu. Bilhassa Gandalf zil zurna sarhoş olmuştu. Bunu -eşcinsel olmasına rağmen- Galadriel yengeye sarkmasından anladım.(Bir dakika ama eşcinsel olan Gandalf mıydı yoksa Ian Mckellen mıydı, zihnim bulandı, dur!) Celeborn'un hiç mi hatırı yok, iki dakika kalıbının adamı ol, ağarmış sakallarından utan dedim. Tam bu esnada yanımıza Wittgenstein geldi. Ve bir hal hatır sormaya bile tenezzül buyurmadan Tractatus'unu okumaya başladı. Her ne kadar "Wittgenstein kusura bakma birader ama senden de felsefenden de hoşlanmıyorum, hatta allah belanı versin" dediysem de okumaya devam etti. Gandalf'da durur mu, patlattı tabii espriyi, "Wittgenstein bi' dur allasen zaten ortalık karışık." İstihza bayattı ama Gandalf'a ayıp olmasın diye güldüm. Sonra ansızın yamacımızda Woody Allen bitti. Wittgenstein'a "Kierkegaard senden üç gömlek daha büyük bir filozoftu haddini bil pezevenk" kabilinden bir kıtır attı. Wittgenstein buna da aldırış etmedi. Adam yüzsüz ya. Neyse. Sonra Woody Allen her gün 7 eşit parçaya bölünmüş bir adet muz yemezse dünyanın yok olacağıyla ilgili tezini yine yeniden yumurtladı. Ona sana ağzımla gülmüyorum, artık neremle gülüyorum sen düşün kanks diye çok sert bir karşılık fiştekledim. Böyle aptalca, böyle mantık dışı, böyle ilkel bir şeye inanması -bence- epey komik. Herkesler bilir ki, asıl ben her sabah dört eşit parçaya bölünmüş bir adet elma yemezsem dünya mahvolur. Dünyanın rayından çıkmamasının, halen varlığını sürdürmesinin tek sebebi de budur. Big Bang'ler, kuantumlar hikaye. Stephen Hawking bile "evrenin gizleri" adlı muazzam eserinde teorime biat etti. Tamam çok zeki adam, çok büyük yönetmen filan fakat -bazen- Woody'yi gerçekten anlayamıyorum. Karl Marx'ı da anlayamıyorum bak. Adam bildiğin King Kong'a benziyor, bir de hiç arlanmadan ömrünü kapitalizmi iğnelemekle geçiriyor. İyi de yüzünden "Hollywood" akıyor, King Kong akıyor, tosunluk akıyor, çirkinlik akıyor, dolayısıyla kapitalizm akıyor, onu ne yapacağız yahu.
Şey. Rüyamı boş verin de.
Benden bir özür dileyin. Geçen gün size 'file çorap bacaklarınıza çok yakışmış, acaba dişlerimle ısırarak koparabilir miyim' gibisinden gayet kibar, gayet nezih, gayet centilmen bir teklifte bulundum. Lakin siz bana 'sapık' yaftasını yapıştırdınız. Beni fevkalade üzdünüz. Size kırgınım."
26 Ocak 2012: Psikoloji bilimine inancımı kaybetmek üzereyim. Semih Y. adlı hastayı tedavi etmek Hannibal Lecter'ı vejetaryen olmaya ikna etmekten bile daha zor. Hatta ne zoru, düpedüz imkansız. "Impossible is nothing" reklam sloganını icatlayanı bulursam var ya.
Dipnot:
Bu iler tutar yanı olmayan saçma sapan kara mizahyen yazı, "Ben seni okumaya başladığımda misler gibi edepsiz kara mizah yazıları yazan tuhaf bir adamdın, sonrasındaysa mizahı topyekun unuttun, yok edebiyat parçaladın, yok lugat paraladın, yok ontolojik sorunsallarını yazdın bilmem ne. Ya yeniden mizah yazıları yazarsın yahut bir daha seni nah okurum." tadında mail döşenip tatlı tatlı -bana- sitem eden Deniz'e adanmıştır.
Yüzüğü ateşe atın,yok edin dedi ve ortadn kayboldu
Glamdring
zaman:
03:29
10
kişi im Arwen telinle thaed,oha elfçe konuştm dedi
5 Mart 2012 Pazartesi
Faşist yavrucakların Pucca'yla imtihanı
Dizüstü edebiyat hadisesi ilk baş gösterdiğinde, çorbada karınca kararınca yarım kaşık tuzum olsun mantığıyla, mangırı uçlanmış, kitapçının tekinden Pucca'nın ve Sami Hazinses'in kitaplarını paldır küldür almıştım.
Yetinmeyip, iyi niyetli bir kritik döşenmişliğim de var. Ortaya çıkan metinlerin yazınsal olarak hiçbir kıymet-i harbiyesi bulunmadığını, fakat bu popcorn tadında sabun köpüğü işten keyif tellendirdiğimi belirtmişliğim de.
Kendi çapımda omuz vermiştim yani. Kıstasım da açık ve sarihti.
Senelerdir zamanımızı boş yere çarçur eden sürüsüne bereket kötü yazar müsveddesi manileri cukkalayıp, şanın şöhretin tadına bakıp, bir de utanmadan "edebiyat" yaptığını savlarken, hiçbir iddiası, hiçbir burun büyüklüğü olmayan, tek derdi içini döküp azıcık rahatlamak olan, sıradan insanların da, biraz para yüzü görmesi, üç beş yolunu bulması, Allah bin bereket versin ünlülüğün avantajlarından faydalanması, en azından sağda solda katmerli caka satmamasıydı.
Pucca sağolsun, şaşırtmadı, mahçup etmedi.
Beğenirsiniz beğenmezsiniz. Seversiniz sevmezsiniz. Hoşlanırsınız hoşlanmazsınız. Eleştirirsiniz eleştirmezsiniz. Ama, yiğidi kalaşnikofla tara vefakat hakkını teslim et müdür düsturunca, itiraf buyurmanız şarttır; zerre değişmedi.
Kitabı baskı üstüne baskı yaptı, haftalarca çok satanlar listesinde gerdan kırdı, best-seller raflarının en bir cerbezeli bölümlerinde gelene geçene göz kırptı, twitter isimli zibidi mecrada yüz binlerce takipçiye ulaştı.
Lakin en ufak bir tıynet sapmasına öpücük postalamadı, en küçük bir kişilik u dönüşüne selam sarkıtmadı, en minik bir karakter başkalaşımına uğramadı. Kendine ait, kendine has dünyasından ödün vermedi. Ego dağlarına çadır kurmadı. Megolamanlık hastalığının pençesinde kıvranmadı. Cüssesiz, eciş bücüş şöhret bile mutlaka raydan çıkarır tezini doğrulamadı. Dün ne idiyse, bugünde o.
Ha, ben kendisine bayılıyor muyum? Hayır, bayılmıyorum. Yazı stili bana hitap etmiyor. Kimi zaman içten olmakla ölçüsüz olmak arasındaki ince çizgiyi zorladığını, kimi vakit samimi olmakla basit olmak arasındaki zayıf duvarı sarstığını düşünüyorum. Üstüne üstlük erkek egemen dünyayı da -ayırdına varmadan- meşru kılması mevcut ki, evlere şenlik.
Fakat, satırlardır bildirdiğim üzere, daha evvel de böyleydi, şimdi de böyle.
Bilhassa bu hususiyetini takdire şayan buluyorum.
Nasıl bulmayayım. Pespaye örnekleri gözlemledikten sonra hele.
Hatırlarsınız. Bir başka dizüstü edebiyat yazarı, kendisine yöneltilen pigme kadar eleştiri karşısında aslan kaplan kesilmiş, direkt sövgü durağında konaklamış, birtarafındankanalırımlı cevap çiziktirmişti.
Arkadaşı olan twitter meşhuru mayonez sever bir hanımefendi de olaya bulaşmış, arkadaşına "aklını başına devşir, adını eleştiri kabullenmez kompleksli faşist insan tahtasına mı kazımak istiyorsun, eleştirilere hoş görüyle yaklaşırsan küçülmezsin, aksine büyürsün" gibilerinden öğüt tifteceği yerde, rezilin kepazesi bir destek atma yazısı karalamıştı.
"Zavallı okur parçaları, siz kendinizi ne sanıyosunuz ayol, bizim gibi mitoloji tanrıçaları lutfedip sizinle diyaloğa yanaştı diye, tenezzül bahşetti diye, poponuz kalkmasın, ayağınızı denk alın vallahi gelir o saçlarınızı başlarınızı yolarım" düzeyinde ucuz cümleler içeren, etrafa hakaret mancınığıyla münasebetsiz kezzaplar fırlatan, kenar mahalle kuaföründe pedikürcülük eyleyen dedikoducu çaçaron kız üslubuyla kaleme alınmış, nasıl derler, mide bulandırıcı bir yazıydı. Okurken resmen ben utanmıştım. Benim suratım kızarmıştı. Beri yandan da alaycı bir kahkaha tutturmuştum. "Kimsenin yazamadığını biz yazdık, siz de bu sebepten bizi okudunuz" türünden lafları zihnime üşüştükçe basıyordum tebessümü. Sanırsınız aşk meşk mevzularının tokadını yemiş her çeyrek aydın, depresif, az buçuk mürekkep yalamış hatunun döktürebileceği vasatlıklara imza çakan sıradan bir yazıcıyla değil de, Türk entelijansiyasına ayar üstüne ayar çekmiş bir Kemal Tahir'le, efendime söyleyeyim Türk düşünce dünyasının temellerini zangır zangır titreten eserler yumurtlamış bir Hilmi Ziya Ülken'le filan karşı karşıyaydık.
Dayanaksız ego belası nedeniyle çam devirmenin bu derecesi, üzücüydü de doğrusu.
Gel zaman git zaman, şu birtarafındankanalırımlı şeyi yazan hanımefendi şık bir özeleştiri yaptı, özür diledi. Bedenine kendi elleriyle sıçrattığı lekeyi güzelce temizledi. Öteki hanımefendi özeleştiri yapmış mıydı, herhangi bir pardona lüzum hissetmiş miydi, anımsamıyorum.
Geçenlerde de biri Pucca'ya "sen ve sevgilin ne kadar yapmacıksınız, umarım ölürsünüz" kıvamında bir lakırdı çimdiklemiş. Pucca'da -muhtemelen anlık öfkenin etkisiyle- dayanamamış, bu kötücüllüğe edepsizlikle cevap vermiş.("Zavallı" deyip zarif bir çalıma yeltenmesi en makbulü bittabii.) Haklıyken haksız pozisyona düştüğünü çakozladığından mütevellit de, birkaç dakika sonra yazdığı şeyi -zaten- silmiş.
Lakin ölüm dilekçisi hanım kızımız durur mu, saniyesinde -bilgisayarcı çocukların deyişiyle- sikrınşat patlatmış ve envai çeşit tevatür türetmek için bu sikrınşatı feysbuklarda meysbuklarda teşhirlemiş. Rastlayan da basmış Pucca'ya kalayı. Cık cık'lamışlar, bık bık'lamışlar, aynearsızinsanbu'lamışlar, estek köstek.
Görünce, bir hayretten öteki hayrete, bir dehşetten öteki dehşete, bir yok artıktan öteki yok artığa yuvarlandım. İnsanlıktan nasiplenmiş her kişinin vereceği tepki de budur.
Pucca'nın kitaplarını beğenmiyor musun, hayat tarzını onaylamıyor musun, ve illa ki boğazına bir kılçık mı dizmek istiyorsun? O zaman dizini kırıp oturursun, bir taşlama metni ateşlersin. Belden aşağı vurmadan, eleştiri sınırlarını aşmadan, delicesine pataklarsın, çılgıncasına saydırırsın, handiyse yerden yere çalarsın, olur biter.
Neticede, Türkçe gibi sövmeden de gayet güzel sövebileceğimiz, küfretmeden de gayet güzel küfredebileceğimiz nefis bir dile sahibiz.
Lakin, salt hayat tarzını beğenmiyorsun diye, bir insanın ölmesini istemek, hele hele bunu ölmesini istediğin kişiye (Pucca'ya) hiç vicdanın sızlamadan iletmek de neyin nesi? Yatıp kalkıp Kavgam'ı mı okuyorsun, dönüp dolaşıp Mussolini belgeselleriyle mi sarmaş dolaş oluyorsun, yoksa gün aşırı General Franco'ya mı hayranlık besliyorsun? Bu nasıl bir gözü dönmüşlüktür, nasıl bir gaddarlıktır, nasıl bir ruh alçaklığıdır?
Hadi, hepsinin koyun götüne rahvan gitsin, bu düpedüz, apaçık faşizmdir!
Takvimler işaretlemiş 2012'yi. Kırklı yıllarda yaşamıyoruz. Bırakınız birinin ölmesini arzulamayı, karşı görüşe en ufak bir tahammülsüzlük eyleyen faşist damgası yiyor artık.
Hatta örnekleri çoğaltmak, güncele uydurmak mümkün.
Nefret ettiğin bir köşe yazarının gazetesinden kovulmasını alkışlıyorsun musun? Faşistsin.
Başkalarına kendi yaşam stilini dayatıyor musun? Faşistsin.
Beğenmediğin bir filme gitmemek yerine, o filmin yasaklanmasını şiddetle savunuyor musun? Faşistsin.
Sansür kurumuna karşı boynun kıldan ince mi? Faşistsin.
Kendinden güçsüzü eziyor musun? Faşistsin.
Kendinden güçlüye kul köle oluyor musun, köpek yazılıyor musun? Faşistsin.
İş yerinde uyuz olduğun birinin kovulmasına seviniyor musun? Faşistsin.
Sevdiğin bir yazarı, sevmediğin biri okuyunca, gıcık kapıyor musun? Faşistsin.
Sevdiğin bir arkadaşın, sevmediğin bir şahsı seviyor diye, onu sevmekten vazgeçiyor musun? Faşistsin.
Hoşlaşmadığın herifler iktidarda diye darbe isterükçülüğe abanıyor musun? Faşistsin.
Faşizmi faşizmle yeriyor musun? Faşistin.
Zorbalığı zorbalıkla yanıtlıyor musun? Faşistsin.
Adaletsizliğe adaletsizlikle mukabelede bulunuyor musun? Faşistsin.
Ohooo, faşizm denen meret evlerimizin ta dip bucağına -bazuka gözlü sinsi kagebe ajanı edasıyla- öyle bir sızmış ki, emsal listesini gönlümce, aman sabahlar olmasın biçiminde, Merkür gezegenine değin uzatabilirim.
Hal böyleyken, yaptığının cibilliyetsiz faşizm olduğunu idrak edemeyip bir de bunu çeşitli mecralarda paylaşan kızcağıza, gülemedim bile.
Acıdım.
Yazık.
Ha tabii, bu yazıyı "Pucca meselesini garnitür misali kullanıp ana yemekte faşizan kafalıları haşlamış" olarak okumadıysanız, hele hele bana "Pucca'nın avukatı mısın be birader" çemkirme sualini yapıştırmak üzereyseniz, hiç kusura bakmayın, size de acırım, size de yazık derim.
Bana bunu dedirtmezseniz de pek memnun kalırım.
Stendhal olsaydı, "mutlu bir azınlığa" diye bitirirdi.
Lakin ben, faşist olmayan bir azınlığa diye bitirmeyi tercih ediyorum.
Onlar da olmasa, bu sefil yerküreye katiyen katlanılmaz.
Yetinmeyip, iyi niyetli bir kritik döşenmişliğim de var. Ortaya çıkan metinlerin yazınsal olarak hiçbir kıymet-i harbiyesi bulunmadığını, fakat bu popcorn tadında sabun köpüğü işten keyif tellendirdiğimi belirtmişliğim de.
Kendi çapımda omuz vermiştim yani. Kıstasım da açık ve sarihti.
Senelerdir zamanımızı boş yere çarçur eden sürüsüne bereket kötü yazar müsveddesi manileri cukkalayıp, şanın şöhretin tadına bakıp, bir de utanmadan "edebiyat" yaptığını savlarken, hiçbir iddiası, hiçbir burun büyüklüğü olmayan, tek derdi içini döküp azıcık rahatlamak olan, sıradan insanların da, biraz para yüzü görmesi, üç beş yolunu bulması, Allah bin bereket versin ünlülüğün avantajlarından faydalanması, en azından sağda solda katmerli caka satmamasıydı.
Pucca sağolsun, şaşırtmadı, mahçup etmedi.
Beğenirsiniz beğenmezsiniz. Seversiniz sevmezsiniz. Hoşlanırsınız hoşlanmazsınız. Eleştirirsiniz eleştirmezsiniz. Ama, yiğidi kalaşnikofla tara vefakat hakkını teslim et müdür düsturunca, itiraf buyurmanız şarttır; zerre değişmedi.
Kitabı baskı üstüne baskı yaptı, haftalarca çok satanlar listesinde gerdan kırdı, best-seller raflarının en bir cerbezeli bölümlerinde gelene geçene göz kırptı, twitter isimli zibidi mecrada yüz binlerce takipçiye ulaştı.
Lakin en ufak bir tıynet sapmasına öpücük postalamadı, en küçük bir kişilik u dönüşüne selam sarkıtmadı, en minik bir karakter başkalaşımına uğramadı. Kendine ait, kendine has dünyasından ödün vermedi. Ego dağlarına çadır kurmadı. Megolamanlık hastalığının pençesinde kıvranmadı. Cüssesiz, eciş bücüş şöhret bile mutlaka raydan çıkarır tezini doğrulamadı. Dün ne idiyse, bugünde o.
Ha, ben kendisine bayılıyor muyum? Hayır, bayılmıyorum. Yazı stili bana hitap etmiyor. Kimi zaman içten olmakla ölçüsüz olmak arasındaki ince çizgiyi zorladığını, kimi vakit samimi olmakla basit olmak arasındaki zayıf duvarı sarstığını düşünüyorum. Üstüne üstlük erkek egemen dünyayı da -ayırdına varmadan- meşru kılması mevcut ki, evlere şenlik.
Fakat, satırlardır bildirdiğim üzere, daha evvel de böyleydi, şimdi de böyle.
Bilhassa bu hususiyetini takdire şayan buluyorum.
Nasıl bulmayayım. Pespaye örnekleri gözlemledikten sonra hele.
Hatırlarsınız. Bir başka dizüstü edebiyat yazarı, kendisine yöneltilen pigme kadar eleştiri karşısında aslan kaplan kesilmiş, direkt sövgü durağında konaklamış, birtarafındankanalırımlı cevap çiziktirmişti.
Arkadaşı olan twitter meşhuru mayonez sever bir hanımefendi de olaya bulaşmış, arkadaşına "aklını başına devşir, adını eleştiri kabullenmez kompleksli faşist insan tahtasına mı kazımak istiyorsun, eleştirilere hoş görüyle yaklaşırsan küçülmezsin, aksine büyürsün" gibilerinden öğüt tifteceği yerde, rezilin kepazesi bir destek atma yazısı karalamıştı.
"Zavallı okur parçaları, siz kendinizi ne sanıyosunuz ayol, bizim gibi mitoloji tanrıçaları lutfedip sizinle diyaloğa yanaştı diye, tenezzül bahşetti diye, poponuz kalkmasın, ayağınızı denk alın vallahi gelir o saçlarınızı başlarınızı yolarım" düzeyinde ucuz cümleler içeren, etrafa hakaret mancınığıyla münasebetsiz kezzaplar fırlatan, kenar mahalle kuaföründe pedikürcülük eyleyen dedikoducu çaçaron kız üslubuyla kaleme alınmış, nasıl derler, mide bulandırıcı bir yazıydı. Okurken resmen ben utanmıştım. Benim suratım kızarmıştı. Beri yandan da alaycı bir kahkaha tutturmuştum. "Kimsenin yazamadığını biz yazdık, siz de bu sebepten bizi okudunuz" türünden lafları zihnime üşüştükçe basıyordum tebessümü. Sanırsınız aşk meşk mevzularının tokadını yemiş her çeyrek aydın, depresif, az buçuk mürekkep yalamış hatunun döktürebileceği vasatlıklara imza çakan sıradan bir yazıcıyla değil de, Türk entelijansiyasına ayar üstüne ayar çekmiş bir Kemal Tahir'le, efendime söyleyeyim Türk düşünce dünyasının temellerini zangır zangır titreten eserler yumurtlamış bir Hilmi Ziya Ülken'le filan karşı karşıyaydık.
Dayanaksız ego belası nedeniyle çam devirmenin bu derecesi, üzücüydü de doğrusu.
Gel zaman git zaman, şu birtarafındankanalırımlı şeyi yazan hanımefendi şık bir özeleştiri yaptı, özür diledi. Bedenine kendi elleriyle sıçrattığı lekeyi güzelce temizledi. Öteki hanımefendi özeleştiri yapmış mıydı, herhangi bir pardona lüzum hissetmiş miydi, anımsamıyorum.
Geçenlerde de biri Pucca'ya "sen ve sevgilin ne kadar yapmacıksınız, umarım ölürsünüz" kıvamında bir lakırdı çimdiklemiş. Pucca'da -muhtemelen anlık öfkenin etkisiyle- dayanamamış, bu kötücüllüğe edepsizlikle cevap vermiş.("Zavallı" deyip zarif bir çalıma yeltenmesi en makbulü bittabii.) Haklıyken haksız pozisyona düştüğünü çakozladığından mütevellit de, birkaç dakika sonra yazdığı şeyi -zaten- silmiş.
Lakin ölüm dilekçisi hanım kızımız durur mu, saniyesinde -bilgisayarcı çocukların deyişiyle- sikrınşat patlatmış ve envai çeşit tevatür türetmek için bu sikrınşatı feysbuklarda meysbuklarda teşhirlemiş. Rastlayan da basmış Pucca'ya kalayı. Cık cık'lamışlar, bık bık'lamışlar, aynearsızinsanbu'lamışlar, estek köstek.
Görünce, bir hayretten öteki hayrete, bir dehşetten öteki dehşete, bir yok artıktan öteki yok artığa yuvarlandım. İnsanlıktan nasiplenmiş her kişinin vereceği tepki de budur.
Pucca'nın kitaplarını beğenmiyor musun, hayat tarzını onaylamıyor musun, ve illa ki boğazına bir kılçık mı dizmek istiyorsun? O zaman dizini kırıp oturursun, bir taşlama metni ateşlersin. Belden aşağı vurmadan, eleştiri sınırlarını aşmadan, delicesine pataklarsın, çılgıncasına saydırırsın, handiyse yerden yere çalarsın, olur biter.
Neticede, Türkçe gibi sövmeden de gayet güzel sövebileceğimiz, küfretmeden de gayet güzel küfredebileceğimiz nefis bir dile sahibiz.
Lakin, salt hayat tarzını beğenmiyorsun diye, bir insanın ölmesini istemek, hele hele bunu ölmesini istediğin kişiye (Pucca'ya) hiç vicdanın sızlamadan iletmek de neyin nesi? Yatıp kalkıp Kavgam'ı mı okuyorsun, dönüp dolaşıp Mussolini belgeselleriyle mi sarmaş dolaş oluyorsun, yoksa gün aşırı General Franco'ya mı hayranlık besliyorsun? Bu nasıl bir gözü dönmüşlüktür, nasıl bir gaddarlıktır, nasıl bir ruh alçaklığıdır?
Hadi, hepsinin koyun götüne rahvan gitsin, bu düpedüz, apaçık faşizmdir!
Takvimler işaretlemiş 2012'yi. Kırklı yıllarda yaşamıyoruz. Bırakınız birinin ölmesini arzulamayı, karşı görüşe en ufak bir tahammülsüzlük eyleyen faşist damgası yiyor artık.
Hatta örnekleri çoğaltmak, güncele uydurmak mümkün.
Nefret ettiğin bir köşe yazarının gazetesinden kovulmasını alkışlıyorsun musun? Faşistsin.
Başkalarına kendi yaşam stilini dayatıyor musun? Faşistsin.
Beğenmediğin bir filme gitmemek yerine, o filmin yasaklanmasını şiddetle savunuyor musun? Faşistsin.
Sansür kurumuna karşı boynun kıldan ince mi? Faşistsin.
Kendinden güçsüzü eziyor musun? Faşistsin.
Kendinden güçlüye kul köle oluyor musun, köpek yazılıyor musun? Faşistsin.
İş yerinde uyuz olduğun birinin kovulmasına seviniyor musun? Faşistsin.
Sevdiğin bir yazarı, sevmediğin biri okuyunca, gıcık kapıyor musun? Faşistsin.
Sevdiğin bir arkadaşın, sevmediğin bir şahsı seviyor diye, onu sevmekten vazgeçiyor musun? Faşistsin.
Hoşlaşmadığın herifler iktidarda diye darbe isterükçülüğe abanıyor musun? Faşistsin.
Faşizmi faşizmle yeriyor musun? Faşistin.
Zorbalığı zorbalıkla yanıtlıyor musun? Faşistsin.
Adaletsizliğe adaletsizlikle mukabelede bulunuyor musun? Faşistsin.
Ohooo, faşizm denen meret evlerimizin ta dip bucağına -bazuka gözlü sinsi kagebe ajanı edasıyla- öyle bir sızmış ki, emsal listesini gönlümce, aman sabahlar olmasın biçiminde, Merkür gezegenine değin uzatabilirim.
Hal böyleyken, yaptığının cibilliyetsiz faşizm olduğunu idrak edemeyip bir de bunu çeşitli mecralarda paylaşan kızcağıza, gülemedim bile.
Acıdım.
Yazık.
Ha tabii, bu yazıyı "Pucca meselesini garnitür misali kullanıp ana yemekte faşizan kafalıları haşlamış" olarak okumadıysanız, hele hele bana "Pucca'nın avukatı mısın be birader" çemkirme sualini yapıştırmak üzereyseniz, hiç kusura bakmayın, size de acırım, size de yazık derim.
Bana bunu dedirtmezseniz de pek memnun kalırım.
Stendhal olsaydı, "mutlu bir azınlığa" diye bitirirdi.
Lakin ben, faşist olmayan bir azınlığa diye bitirmeyi tercih ediyorum.
Onlar da olmasa, bu sefil yerküreye katiyen katlanılmaz.
Yüzüğü ateşe atın,yok edin dedi ve ortadn kayboldu
Glamdring
zaman:
21:52
6
kişi im Arwen telinle thaed,oha elfçe konuştm dedi
21 Şubat 2012 Salı
Ben de yalnızım, benim de diyaloğa ihtiyacım var, işin kötüsü Selim İleri'ye yollayacağım bir kitabım yok, Cemil Meriç desen hiç değilim. Sahi, ben ne bok yemeye bu aptal gezegene yollandım, gereksiz bir mahlukat olduğumu layıkıyla kavrayıp, ömrümün sonuna kadar kendime tiksintiyle bakıp, kahverengi bir hiçlikle nalları dikmek için mi? -Kurt Vonnegut "ölümden beter yazgılar" derken, bunu kast etmemişse, atom bombası icatlamaya çekinmeyen ar damarı çatlamış bilim adamı olayım. Bak, bu kadar da netim!
Başlığı çoktan atılmış, içerisinde kullanılacak argümanlar bir bir sıralanmış, hangi cümle arasında hangi betimlemeye yer verilecek tasarlanmış, salt çengelli bir tembellik yüzünden henüz yazılmamış, kırk iki adet yazı, "beni de yaz, beni de yaz" diye başımın etini, gözünü kan bürümüş yarasa topluluğu misali parçalayadursun.
Maalesef yazı mazı ipleyecek halde değilim.
Hastalığın ayıbı olmaz ayıp yorgan altı mevzulardadır ama, ayıptır söylemesi, korkunç bir diş ağrısı tarafından darma duman edilmiş vaziyetteyim. Diş ağrısı değil, mübarek, say ki dudaklarıyla dövüşüp yumruklarıyla sevişen bir acayip kabadayı. Say ki, gezegenin kaderine dinamit koyup patlatan umarsız bir anarşist. Say ki, şirinler köyüne çirkin suratıyla çıkarma yapan çatlak büyücü Gargamel.
Ağrı kesici manyaklığına abandım, yok. Hapçılık mesleğinin en afili lordu rolüne soyundum, yok. Çapkın kurbağa cakasıyla, bir antibiyotikten ötekine sıçradım, yok. Baba taktiğine dümen kırdım, zehirlenmek pahasına, lokum yutar gibi rakı zıkkımlandım, yok. Hiçbir şey namussuzu kesmiyor. Cibilliyetine sabahtan beri bin parça sövüp saydığım doktor, "iltihap geçene değin elimden bir şey gelmez" buyurdu, sıyrıldı gitti tereyağ/kıl denklemiyle.
Kaldım ortada dımdızlak.
Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi, "ne halt yesem zaten dişim ağrıyor, bari kitap mitap okuyayım, vaktimi boşa harcamayayım, kültürlü diş acısı çekeyim, keh keh keh" dedim.
Çürük nüktelerle avunmaktan utanmadım.
Açtım Selim İleri'nin son kitabını. Selim Bey, ne karalasa okuyacağım ender kalemlerdendir. Zaman denen meretin insan ruhunun surlarında açtığı gedikleri onun gibi anlatabilen yazıcının -şahsen- alnını karışlarım. Kimselerin görmediği duyarlılıkların, kimselerin dokunmadığı kırılganlıkların, kimselerin kanıksamadığı gerçekliklerin, kimselerin bakmadığı hakikatlerin, kimselerin temas etmediği sancıların, kimselerin uğramadığı merakların, kimselerin ayak basmadığı şehirlerin yazarıdır o. Hem büyük bir romancıdır -Bodrum dörtlemesini okuyunuz, hem büyük bir öykücüdür -Yağmur Akşamları'nı okuyunuz.
Gene döktürmüş, gene şahane bir iş başarmış, gene muhteşem bir eser yumurtlamış, şu perperişan durumumda ben bile Yaşadığım İstanbul'dan orgazmik zevkler aldıysam varın gerisini siz hesaplayın, paraya kıyıp okumazsanız yemin billah fena bozuşuruz, estek köstek.
Buraya kadar her şey normal. Entel bılogırınız malumatfuruşluk eyliyor. Tek sıkıntım diş.
Lakin, kitabın bir yerinde Cemil Meriç'e rastladım, ve fazlasıyla allak bullak oldum.
Bu işler böyledir. Fiziksel acıların kralı gelir bedenine yapışır, seni yere seremez de, yan yana dizilmiş minik kelimeler yığını serer. Artık sözcüklerin gücü müdür bu, edebiyatın kudreti mi, cümlelerin tahammülsüz hükümdarlığı mı, an itibariyle kafa yoramayacağım.
Lafı uzatmayıp beni allak bullak kılan hadiseye geçeyim.
Dünya ölçeğindeki düşünürlüğünü, harikulade yazarlığını bir rafa koyun, yerkürede bulunmuş en güzel adamlardan biri olan Cemil Meriç, hüzünlerden bir hüzün zamanlardan bir zaman, Jurnal 2'yi postalamış Selim İleri'ye.
Müthiş burkucu bir naiflikle, küçük de bir not çiziktirmiş. Demiş ki.
"Tenkitleriniz beni çok memnun edecek. Tek ricam; hazırlamak için değil, yalnız kaleme almak için dört yılımı harcadığım bu kitabı sonuna kadar okumanız. Yalnızım ve diyaloğa ihtiyacım var."
Göz sürdüğümden beri, o beş kelime zihnimde yankılanıp duruyor. Hangi barikatı kursam sökmüyor.
Beynimin bütün güvenlik kuvvetleri bu beş kelime karşısında domino taşları misali tek tek yıkılıyor.
Akciğerimde bir zeplin sönüyor.
Kalbimde bir apartman çöküyor.
İçimde bir lamba kısılıyor.
Ruhumun hava sahasında bir karga sürüsü infilak ediyor.
Engel olamıyorum olana bitene.
YALNIZIM VE DİYALOĞA İHTİYACIM VAR. YALNIZIM VE DİYALOĞA İHTİYACIM VAR. YALNIZIM VE DİYALOĞA İHTİYACIM VAR. YALNIZIM VE DİYALOĞA İHTİYACIM VAR. YALNIZIM VE DİYALOĞA İHTİYACIM VAR.
Yaa. Koskoca Cemil Meriç dahi olsan, yalnızlık adama koyuyor. Dokunuyor.
Diyaloğa ihtiyaç duyuyorsun.
Oğuz Atay'da böyleydi. Muhtemelen yalnız olduğundan, muhtemelen diyaloğa ihtiyaç duyduğundan, Tutunamayanlar'ı bitirir bitirmez, bir kopyasını, pek beğendiği romancılardan Yusuf Atılgan'a yollamış. Bir cevap aranmış taranmış, babasından bisiklet isteyen sevimli çocuk edasıyla beklemiş beklemiş, fakat yanıt gelmemiş.
Yakın çevresine bundan -hep- ufak bir yaradan bahseder gibi söz etmiş. "O kadar kitabımı yolladım bir ilgilenmedi, alaka göstermedi, beğenmedi herhalde."
Halbuki, Yusuf Atılgan Tutunamayanlar'ı, öyle beğenmiş, öyle sevmiş, öyle bayılmış, öyle "amma büyük roman" çekmiş ki, bunları dile getirme lüzumu hissetmemiş. Adam şaheser yazmış, benim iltifatlarıma ne hacet minvalinde düşünmüş.
Ezcümle.
Her ne kadar yarım saat sonra hastaneye iğne vurdurmaya gideceksem de.
Her ne kadar ağzımın içi bazukayla ateş edilmişçesine yangın yerine dönmüşse de.
Her ne kadar çenemi kıpırdatmaya zerre takatim yoksa da.
Her ne kadar ancak monolog döşenmeye vücudum el veriyorsa da.
Ben de yalnızım.
Ve benim de diyaloğa ihtiyacım var.
Maalesef yazı mazı ipleyecek halde değilim.
Hastalığın ayıbı olmaz ayıp yorgan altı mevzulardadır ama, ayıptır söylemesi, korkunç bir diş ağrısı tarafından darma duman edilmiş vaziyetteyim. Diş ağrısı değil, mübarek, say ki dudaklarıyla dövüşüp yumruklarıyla sevişen bir acayip kabadayı. Say ki, gezegenin kaderine dinamit koyup patlatan umarsız bir anarşist. Say ki, şirinler köyüne çirkin suratıyla çıkarma yapan çatlak büyücü Gargamel.
Ağrı kesici manyaklığına abandım, yok. Hapçılık mesleğinin en afili lordu rolüne soyundum, yok. Çapkın kurbağa cakasıyla, bir antibiyotikten ötekine sıçradım, yok. Baba taktiğine dümen kırdım, zehirlenmek pahasına, lokum yutar gibi rakı zıkkımlandım, yok. Hiçbir şey namussuzu kesmiyor. Cibilliyetine sabahtan beri bin parça sövüp saydığım doktor, "iltihap geçene değin elimden bir şey gelmez" buyurdu, sıyrıldı gitti tereyağ/kıl denklemiyle.
Kaldım ortada dımdızlak.
Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi, "ne halt yesem zaten dişim ağrıyor, bari kitap mitap okuyayım, vaktimi boşa harcamayayım, kültürlü diş acısı çekeyim, keh keh keh" dedim.
Çürük nüktelerle avunmaktan utanmadım.
Açtım Selim İleri'nin son kitabını. Selim Bey, ne karalasa okuyacağım ender kalemlerdendir. Zaman denen meretin insan ruhunun surlarında açtığı gedikleri onun gibi anlatabilen yazıcının -şahsen- alnını karışlarım. Kimselerin görmediği duyarlılıkların, kimselerin dokunmadığı kırılganlıkların, kimselerin kanıksamadığı gerçekliklerin, kimselerin bakmadığı hakikatlerin, kimselerin temas etmediği sancıların, kimselerin uğramadığı merakların, kimselerin ayak basmadığı şehirlerin yazarıdır o. Hem büyük bir romancıdır -Bodrum dörtlemesini okuyunuz, hem büyük bir öykücüdür -Yağmur Akşamları'nı okuyunuz.
Gene döktürmüş, gene şahane bir iş başarmış, gene muhteşem bir eser yumurtlamış, şu perperişan durumumda ben bile Yaşadığım İstanbul'dan orgazmik zevkler aldıysam varın gerisini siz hesaplayın, paraya kıyıp okumazsanız yemin billah fena bozuşuruz, estek köstek.
Buraya kadar her şey normal. Entel bılogırınız malumatfuruşluk eyliyor. Tek sıkıntım diş.
Lakin, kitabın bir yerinde Cemil Meriç'e rastladım, ve fazlasıyla allak bullak oldum.
Bu işler böyledir. Fiziksel acıların kralı gelir bedenine yapışır, seni yere seremez de, yan yana dizilmiş minik kelimeler yığını serer. Artık sözcüklerin gücü müdür bu, edebiyatın kudreti mi, cümlelerin tahammülsüz hükümdarlığı mı, an itibariyle kafa yoramayacağım.
Lafı uzatmayıp beni allak bullak kılan hadiseye geçeyim.
Dünya ölçeğindeki düşünürlüğünü, harikulade yazarlığını bir rafa koyun, yerkürede bulunmuş en güzel adamlardan biri olan Cemil Meriç, hüzünlerden bir hüzün zamanlardan bir zaman, Jurnal 2'yi postalamış Selim İleri'ye.
Müthiş burkucu bir naiflikle, küçük de bir not çiziktirmiş. Demiş ki.
"Tenkitleriniz beni çok memnun edecek. Tek ricam; hazırlamak için değil, yalnız kaleme almak için dört yılımı harcadığım bu kitabı sonuna kadar okumanız. Yalnızım ve diyaloğa ihtiyacım var."
Göz sürdüğümden beri, o beş kelime zihnimde yankılanıp duruyor. Hangi barikatı kursam sökmüyor.
Beynimin bütün güvenlik kuvvetleri bu beş kelime karşısında domino taşları misali tek tek yıkılıyor.
Akciğerimde bir zeplin sönüyor.
Kalbimde bir apartman çöküyor.
İçimde bir lamba kısılıyor.
Ruhumun hava sahasında bir karga sürüsü infilak ediyor.
Engel olamıyorum olana bitene.
YALNIZIM VE DİYALOĞA İHTİYACIM VAR. YALNIZIM VE DİYALOĞA İHTİYACIM VAR. YALNIZIM VE DİYALOĞA İHTİYACIM VAR. YALNIZIM VE DİYALOĞA İHTİYACIM VAR. YALNIZIM VE DİYALOĞA İHTİYACIM VAR.
Yaa. Koskoca Cemil Meriç dahi olsan, yalnızlık adama koyuyor. Dokunuyor.
Diyaloğa ihtiyaç duyuyorsun.
Oğuz Atay'da böyleydi. Muhtemelen yalnız olduğundan, muhtemelen diyaloğa ihtiyaç duyduğundan, Tutunamayanlar'ı bitirir bitirmez, bir kopyasını, pek beğendiği romancılardan Yusuf Atılgan'a yollamış. Bir cevap aranmış taranmış, babasından bisiklet isteyen sevimli çocuk edasıyla beklemiş beklemiş, fakat yanıt gelmemiş.
Yakın çevresine bundan -hep- ufak bir yaradan bahseder gibi söz etmiş. "O kadar kitabımı yolladım bir ilgilenmedi, alaka göstermedi, beğenmedi herhalde."
Halbuki, Yusuf Atılgan Tutunamayanlar'ı, öyle beğenmiş, öyle sevmiş, öyle bayılmış, öyle "amma büyük roman" çekmiş ki, bunları dile getirme lüzumu hissetmemiş. Adam şaheser yazmış, benim iltifatlarıma ne hacet minvalinde düşünmüş.
Ezcümle.
Her ne kadar yarım saat sonra hastaneye iğne vurdurmaya gideceksem de.
Her ne kadar ağzımın içi bazukayla ateş edilmişçesine yangın yerine dönmüşse de.
Her ne kadar çenemi kıpırdatmaya zerre takatim yoksa da.
Her ne kadar ancak monolog döşenmeye vücudum el veriyorsa da.
Ben de yalnızım.
Ve benim de diyaloğa ihtiyacım var.
Yüzüğü ateşe atın,yok edin dedi ve ortadn kayboldu
Glamdring
zaman:
21:54
11
kişi im Arwen telinle thaed,oha elfçe konuştm dedi
12 Şubat 2012 Pazar
Siminya niçin bir roman yazmalı?
Vallahi, ne yalan söyleyeyim, şahsen Hasan Bülent Kahraman'ı ziyadesiyle beğeniyorum.
Tabii, girizgah bastonunu böyle çarpık kavradım diye, sanmayın ki fiziksel bir beğeniden dem vuruyorum.
Sanmayın ki, Humphrey Bogart'a duyduğum harlı hayranlık kabilinden, Marlon Brando'ya beslediğim "karizma katsayısı yerküreye sığmıyor, ölürüm be donkarliyonemiz için" türünden, yakası bağrı dağınık holigan bir takdirden bahis açıyorum. Öyle değil.
Zaten kendisi, suratı mütemadiyen dokuzu çeyrek geçen, mor lahana burunlu, çelimsiz, gözleri afacan köstebek misali yuvasına kaçmış, acayip filozof Foucault'nun hık demiş burnundan yuvarlanmış, nasıl derler, su böceği gibi bir adam.
Anlayacağınız, benim dilime doladığım, başka çeşit bir beğeni. Hani kültürel mültürel, sanatsal manatsal, edebi medebi.
Siz kulak asmayın Hilmi Yavuz'a. Gökkubede konuşlanan meşhur nükleer kibriyle, burun kıvırsa, dudak bükse, "hadi bir yürüsün" çekse, avucuna düşen her fırsatta iğnelemek için çabaların tipsizini sergilese, kalamar entelektüeli/karides aydını muamelesine tabii tutsa da, herifçioğlu; hem değerli bir aydın, hem donanımlı bir akademisyen, hem hakiki bir entelektüel, hem yazıları sektirmeden, hararetle okunası bir yazar.
Bilhassa, Pazar yazılarının yorgan döşek hastasıyım.
Geçenlerde de üşenmeden kollarını sıvamış, ufak bir Çetin Altan portresine girişmiş. Cümleleri sosu çılgın lezzetli ekler pasta hüviyetinde kurmuş, Çetin Altan babayı övmüş de övmüş. Çok iyi yapmış. Çetin Altan sitayişlerin kralına, taltiflerin efendisine layık çünkü. Yalpalamalı ve de tartışmalı siyasal duruş geçmişini bir kenara koyarsak, Türkçenin yüz aklarındandır. Dilimizin şeref madalyalarından, onur nişanelerindendir. Büyük üslupçudur. Ekstralarç muharrirdir. Hele Viski romanı yok mudur, muazzamdır. Okurken, insanı oyuncaklı bir sarhoşluğa itekler, ayıldığında ise, dilin bu denli nefis şekilde kullanılması karşısında zevkten tel tel eritir. Onun metinlerini sevmemek, cehennemde dondurma yemek gibi imkansızdır.
Mezkur yazıda, yetinmemiş, Attila İlhan'a da lafı sürüklemiş Hasan Bülent Kahraman.
Attila İlhan -ki şairliğinin yanında; kimseleri beğenmez, herkeslere dikenli eleştiri okları fırlatır, zekası arsenikli, vurduğunu deviren, polemiğe cumburlop dalan, zıpkın gibi bir düşünce süvarisidir.
O Attila İlhan'ın zeka bakımından yalnız bir kişiden çekindiğine rastlamış. O kişi de Çetin Altan'mış. "İnsanı rahatsız edecek kadar zeki" buyururmuş Çetin Altan için.
Ben de, elbette Attila İlhan'lık taslamak ne haddime, gayet ortalama zekaya sahip gayet orta şeker bir adamım, fakat blog aleminde zekasından çekindiğin bir isim fısılda deseniz, ossaat akıl küpü kesilirim, bir hışımla "Siminya Siminya" derim. "Feriştahıyla münakaşaya kalkışırım, Siminya ile kalkışmam, muhtemelen beni madara eder" diye de eklerim.
Kız cidden, fazla zeki. Fazla zeki olduğunu çaktırmayacak kadar zeki.
Zekasını zekasıyla örtbas edecek kadar zeki. Rahmetli Cemal Süreya olsaydı, "fazla zekadan, fazla farkındalıktan bunlar hep" diye başlar, devamında da bu istikamette ilerlerdi.
Savurduğu her lakırdıda, kaleminden damlayan her kelimede, gıptayla bakılası çıngıraklı zekasının izini sürmek, pırıltılarıyla karşılaşmak mümkün.
Bunu görmemek için tescilli aptal olmak gerekir.
Bir şeyi daha görmemek için de tescilli aptal olmak gerekir ama.
Yazınsal maharetini.
Keşke yeteneğinin ayırdına varsa, dizini kırıp bir roman yazsa.
Bu iç çekişimdeki argümanlarım sağlam ha, çıtlatayım.
Türkçe'yi tüm cilvesiyle, tüm aşifteliğiyle, tüm kırıtkanlığıyla, tüm yosmalığıyla yansıtabilme hüneri var mı? Var. Teşbih sanatının hakkını esaslıca verme yetisi mevcut mu? Mevcut. Betimlemeleri ne ayak? Kuyruklu iyi. Arzuladığında eğretilemelerin fosforlusunu yapabiliyor mu? Yapabiliyor. Yeni dile getirme şekilleri icat edebiliyor mu? Edebiliyor. Boris Vian misali, sözcükleri bozup, parmağında oynatıp, bir yatırıp bir kaldırıp, bambaşka kılıklara sokabiliyor mu? Ayıpsın. Tedaisi ve müzikalitesi feci sıkı, alabildiğine uçsuz bucaksız cümleler tertipleme refleksi peki? Şukela.
Asıl mühimi.
Bunca olumlu "biçimsel hassasının" bitişiğinde, üslup sahibi, ve o üslup fena halde sokaktan çöpleniyor. Montaigne "Paris'in zerzevat pazarında konuşulan Fransızcayla yazmak en büyük hayalim" demiştir. Ve bu düşünde dibine kadar haklıdır. Zira, sokağa dayanan/halka yaslanan bir üslup yemede yanında yat şahaneliktedir, katiyen eskimez. Tıpkı Kemal Tahir'in -kimi romanlarında yer verdiği- Çorum köylüsünden devşirme baldan tatlı üslubu gibi.
Ve yıllar yılıdır, "Yazar gibi yazarın ilk becermesi gereken iş 'düzeysiz' yazmaktır. Yazıları bir yönüyle 'avama', öbür yönüyle 'havassa' seslenmelidir. Yani en sıradan okura da, en entelektüel kimseye de. Daha da yanisi, yazdıkları bir değil birçok düzeyde birden okunabilmelidir." kıvamında kelamlarla höykürür dururum. Siminya bunu da, hiç kasmadan, sıkıntılara bunaltılara zerre göz açtırmadan, kolayca beceriyor.
Aynı işi roman disiplininde neden becermesin? Elini kolunu bağlayan yok ya. İronisi gani, nüktesi ihtişamlı, kara mizahı yerli yerinde ayrıca.
Balgamlı budalalıklara, içten pazarlıklı alçaklıklara, kılçıklı salaklıklara, sinik ahmaklıklara, sakil görgüsüzlüklere, uydurma hoyratlıklara, değersiz değerlere naniklemeyi de -maaşallah- biliyor. Dar yerde sıkışıp kalan insan gerçeğini irdelemek konusunda da şerbetli.
Hadi bu verilerin üstünden sırıkla atlayın.
Marguerite Duras, yazarlık mevzuunda, "İnsan içinde bir yabancı barındırır; yazmak, işte o yabancıya ulaşmaktır." der. Ben içinde barındırdığı yabancıdan dehşet ümitliyim.
Ara sıra, Siminya hücresine postalamazsa, bazı yazılarında kafa çıkarıyor, eski deyişle, "isbat-ı vücut" ediyor, ve varlığına dair minik kanıtlar sunuyor.
Sığ değil, bilakis, derin ve kafalı. İlginç ve enteresan. İçli ve hissiyatlı. İsyankar ve tahripkar. Ontolojik sorunlar ve varoluşsal kaygılarla başı belada.
Hulasa.
Siminya beyninde hulahop çeviren şüphe simsarlarının çanına ot tıkasın, "kötü yazarsam" endişesine kimyasal bomba sallasın. Beni dinlesin. Yeteneğine kıymasın. Otursun roman yazsın.
Ortaya iyi bir yapıt çıkmazsa ne olayım.
Sahi, ne olayım?
Dipnot:
Bilirim. Siminya, kendi hikayesi anlatılırken orada olmamaya özen gösteren zarif bir roman kahramanı gibi alçakgönüllüdür. O yüzden yazıyı okurken bir taraftan utanmıştır. Bir taraftan da, "Kolaydı öyle yazmak, işti güçtü, aileydi maileydi, dertti tasaydı, gündelik hayatın biteviyeliğiydi, bilmemneydi derken bin tane şeyle cebelleşiyorum, haberin yok tabii." diye göğüs geçirmiştir.
Lakin bahane bulmaya, mazeret madenciliğine soyunmaya çalışmasın.
Sait Faik'ten girer, Orhan Kemal'den çıkarım, hangi yazarların, nasıl zor şartlar altında, ne devasa eserler döşendiğini bir bir sayarım. En çok da, Proust'a topu paslarım. Her türlü fobiye, envai çeşit hastalığa, mebzul miktarda takıntıya sahip Proust'a. İç çamaşırı belli bir açıda durmazsa asla uyuyamayan ve bu sebeple yatmadan evvel saatlerce iç çamaşırı ayarlamasıyla uğraşan Proust'a. Hatta acımam. "Roman yazmamak için olumsuzlukların everestine sahip bu zavallı adam bile 3200 küsur sayfalık bir şaheser yazdı küçük hanım, hiiç boşuna lafı ağzınızda gevelemeyin" derim. Derim yani. Hayırlı bir iş neticede.
Böyle de ısrarcı pisliğin tekiyim.
Tabii, girizgah bastonunu böyle çarpık kavradım diye, sanmayın ki fiziksel bir beğeniden dem vuruyorum.
Sanmayın ki, Humphrey Bogart'a duyduğum harlı hayranlık kabilinden, Marlon Brando'ya beslediğim "karizma katsayısı yerküreye sığmıyor, ölürüm be donkarliyonemiz için" türünden, yakası bağrı dağınık holigan bir takdirden bahis açıyorum. Öyle değil.
Zaten kendisi, suratı mütemadiyen dokuzu çeyrek geçen, mor lahana burunlu, çelimsiz, gözleri afacan köstebek misali yuvasına kaçmış, acayip filozof Foucault'nun hık demiş burnundan yuvarlanmış, nasıl derler, su böceği gibi bir adam.
Anlayacağınız, benim dilime doladığım, başka çeşit bir beğeni. Hani kültürel mültürel, sanatsal manatsal, edebi medebi.
Siz kulak asmayın Hilmi Yavuz'a. Gökkubede konuşlanan meşhur nükleer kibriyle, burun kıvırsa, dudak bükse, "hadi bir yürüsün" çekse, avucuna düşen her fırsatta iğnelemek için çabaların tipsizini sergilese, kalamar entelektüeli/karides aydını muamelesine tabii tutsa da, herifçioğlu; hem değerli bir aydın, hem donanımlı bir akademisyen, hem hakiki bir entelektüel, hem yazıları sektirmeden, hararetle okunası bir yazar.
Bilhassa, Pazar yazılarının yorgan döşek hastasıyım.
Geçenlerde de üşenmeden kollarını sıvamış, ufak bir Çetin Altan portresine girişmiş. Cümleleri sosu çılgın lezzetli ekler pasta hüviyetinde kurmuş, Çetin Altan babayı övmüş de övmüş. Çok iyi yapmış. Çetin Altan sitayişlerin kralına, taltiflerin efendisine layık çünkü. Yalpalamalı ve de tartışmalı siyasal duruş geçmişini bir kenara koyarsak, Türkçenin yüz aklarındandır. Dilimizin şeref madalyalarından, onur nişanelerindendir. Büyük üslupçudur. Ekstralarç muharrirdir. Hele Viski romanı yok mudur, muazzamdır. Okurken, insanı oyuncaklı bir sarhoşluğa itekler, ayıldığında ise, dilin bu denli nefis şekilde kullanılması karşısında zevkten tel tel eritir. Onun metinlerini sevmemek, cehennemde dondurma yemek gibi imkansızdır.
Mezkur yazıda, yetinmemiş, Attila İlhan'a da lafı sürüklemiş Hasan Bülent Kahraman.
Attila İlhan -ki şairliğinin yanında; kimseleri beğenmez, herkeslere dikenli eleştiri okları fırlatır, zekası arsenikli, vurduğunu deviren, polemiğe cumburlop dalan, zıpkın gibi bir düşünce süvarisidir.
O Attila İlhan'ın zeka bakımından yalnız bir kişiden çekindiğine rastlamış. O kişi de Çetin Altan'mış. "İnsanı rahatsız edecek kadar zeki" buyururmuş Çetin Altan için.
Ben de, elbette Attila İlhan'lık taslamak ne haddime, gayet ortalama zekaya sahip gayet orta şeker bir adamım, fakat blog aleminde zekasından çekindiğin bir isim fısılda deseniz, ossaat akıl küpü kesilirim, bir hışımla "Siminya Siminya" derim. "Feriştahıyla münakaşaya kalkışırım, Siminya ile kalkışmam, muhtemelen beni madara eder" diye de eklerim.
Kız cidden, fazla zeki. Fazla zeki olduğunu çaktırmayacak kadar zeki.
Zekasını zekasıyla örtbas edecek kadar zeki. Rahmetli Cemal Süreya olsaydı, "fazla zekadan, fazla farkındalıktan bunlar hep" diye başlar, devamında da bu istikamette ilerlerdi.
Savurduğu her lakırdıda, kaleminden damlayan her kelimede, gıptayla bakılası çıngıraklı zekasının izini sürmek, pırıltılarıyla karşılaşmak mümkün.
Bunu görmemek için tescilli aptal olmak gerekir.
Bir şeyi daha görmemek için de tescilli aptal olmak gerekir ama.
Yazınsal maharetini.
Keşke yeteneğinin ayırdına varsa, dizini kırıp bir roman yazsa.
Bu iç çekişimdeki argümanlarım sağlam ha, çıtlatayım.
Türkçe'yi tüm cilvesiyle, tüm aşifteliğiyle, tüm kırıtkanlığıyla, tüm yosmalığıyla yansıtabilme hüneri var mı? Var. Teşbih sanatının hakkını esaslıca verme yetisi mevcut mu? Mevcut. Betimlemeleri ne ayak? Kuyruklu iyi. Arzuladığında eğretilemelerin fosforlusunu yapabiliyor mu? Yapabiliyor. Yeni dile getirme şekilleri icat edebiliyor mu? Edebiliyor. Boris Vian misali, sözcükleri bozup, parmağında oynatıp, bir yatırıp bir kaldırıp, bambaşka kılıklara sokabiliyor mu? Ayıpsın. Tedaisi ve müzikalitesi feci sıkı, alabildiğine uçsuz bucaksız cümleler tertipleme refleksi peki? Şukela.
Asıl mühimi.
Bunca olumlu "biçimsel hassasının" bitişiğinde, üslup sahibi, ve o üslup fena halde sokaktan çöpleniyor. Montaigne "Paris'in zerzevat pazarında konuşulan Fransızcayla yazmak en büyük hayalim" demiştir. Ve bu düşünde dibine kadar haklıdır. Zira, sokağa dayanan/halka yaslanan bir üslup yemede yanında yat şahaneliktedir, katiyen eskimez. Tıpkı Kemal Tahir'in -kimi romanlarında yer verdiği- Çorum köylüsünden devşirme baldan tatlı üslubu gibi.
Ve yıllar yılıdır, "Yazar gibi yazarın ilk becermesi gereken iş 'düzeysiz' yazmaktır. Yazıları bir yönüyle 'avama', öbür yönüyle 'havassa' seslenmelidir. Yani en sıradan okura da, en entelektüel kimseye de. Daha da yanisi, yazdıkları bir değil birçok düzeyde birden okunabilmelidir." kıvamında kelamlarla höykürür dururum. Siminya bunu da, hiç kasmadan, sıkıntılara bunaltılara zerre göz açtırmadan, kolayca beceriyor.
Aynı işi roman disiplininde neden becermesin? Elini kolunu bağlayan yok ya. İronisi gani, nüktesi ihtişamlı, kara mizahı yerli yerinde ayrıca.
Balgamlı budalalıklara, içten pazarlıklı alçaklıklara, kılçıklı salaklıklara, sinik ahmaklıklara, sakil görgüsüzlüklere, uydurma hoyratlıklara, değersiz değerlere naniklemeyi de -maaşallah- biliyor. Dar yerde sıkışıp kalan insan gerçeğini irdelemek konusunda da şerbetli.
Hadi bu verilerin üstünden sırıkla atlayın.
Marguerite Duras, yazarlık mevzuunda, "İnsan içinde bir yabancı barındırır; yazmak, işte o yabancıya ulaşmaktır." der. Ben içinde barındırdığı yabancıdan dehşet ümitliyim.
Ara sıra, Siminya hücresine postalamazsa, bazı yazılarında kafa çıkarıyor, eski deyişle, "isbat-ı vücut" ediyor, ve varlığına dair minik kanıtlar sunuyor.
Sığ değil, bilakis, derin ve kafalı. İlginç ve enteresan. İçli ve hissiyatlı. İsyankar ve tahripkar. Ontolojik sorunlar ve varoluşsal kaygılarla başı belada.
Hulasa.
Siminya beyninde hulahop çeviren şüphe simsarlarının çanına ot tıkasın, "kötü yazarsam" endişesine kimyasal bomba sallasın. Beni dinlesin. Yeteneğine kıymasın. Otursun roman yazsın.
Ortaya iyi bir yapıt çıkmazsa ne olayım.
Sahi, ne olayım?
Dipnot:
Bilirim. Siminya, kendi hikayesi anlatılırken orada olmamaya özen gösteren zarif bir roman kahramanı gibi alçakgönüllüdür. O yüzden yazıyı okurken bir taraftan utanmıştır. Bir taraftan da, "Kolaydı öyle yazmak, işti güçtü, aileydi maileydi, dertti tasaydı, gündelik hayatın biteviyeliğiydi, bilmemneydi derken bin tane şeyle cebelleşiyorum, haberin yok tabii." diye göğüs geçirmiştir.
Lakin bahane bulmaya, mazeret madenciliğine soyunmaya çalışmasın.
Sait Faik'ten girer, Orhan Kemal'den çıkarım, hangi yazarların, nasıl zor şartlar altında, ne devasa eserler döşendiğini bir bir sayarım. En çok da, Proust'a topu paslarım. Her türlü fobiye, envai çeşit hastalığa, mebzul miktarda takıntıya sahip Proust'a. İç çamaşırı belli bir açıda durmazsa asla uyuyamayan ve bu sebeple yatmadan evvel saatlerce iç çamaşırı ayarlamasıyla uğraşan Proust'a. Hatta acımam. "Roman yazmamak için olumsuzlukların everestine sahip bu zavallı adam bile 3200 küsur sayfalık bir şaheser yazdı küçük hanım, hiiç boşuna lafı ağzınızda gevelemeyin" derim. Derim yani. Hayırlı bir iş neticede.
Böyle de ısrarcı pisliğin tekiyim.
Yüzüğü ateşe atın,yok edin dedi ve ortadn kayboldu
Glamdring
zaman:
01:16
10
kişi im Arwen telinle thaed,oha elfçe konuştm dedi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
